1995-1998 DÖNEMİ

 

DÜNYAMIZ

 

 

DÜNYADA YAŞANAN EKONOMİK-SOSYAL GELİŞMELER

 

1-1) KÜRESELLEŞME, EMPERYALİZMİN YENİ ADI

 

1980'li yıllarla birlikte sık duyulmaya başlayan küreselleşmenin 1990'lı yıllara gelindiğinde artık fetişi eştiril en kavramlar kervanına katıldığını, fetişieştirilen her kavram gibi bir mihenk taşı, bir ölçü birimi olarak kullanıldığı görülmektedir. Artık savunduğu düşünceye inan­dırıcılık vermek isteyen ciddi dayanaklar aramaya çalışanların "gü­nümüzün küreselleşen dünyasında" diye söze başlamalarına sıkça tanık olunmaktadır. Küreselleşme, daha çok bizlere teknolojik de­ğişimin insanlığa sunmuş olduğu olanaklarında yardımıyla, üretimin gelişmiş ülkelerde hapsolmasından çıkarak dünyaya yayıldığı, ulus devletlerinin döneminin azalttığı, devletler arasında karşılıklı bağımlılığı yaratarak hegoman ilişkileri gerilettiği, uygarlığın dünya ölçeğinde yayılmasının sağlandığı "daha adil, eşitlikçi ve insancıl bir dünya için olumlu bîr gelişme" olarak sunulabilmektedir.

Kavramın sınıfsal içeriğinin boşaltılarak ele alındığı bu sunum, küreselleşmeyi ve küreselleşmenin beraberinde getirip yerelleştirmeye çalıştığı her kurumu sormadan, sorgulamadan kendi çı­karlarımız için kabul etmemiz gerektiği dayatmasını da yaparak, sorunu farklı açılardan yaklaşan her türlü yaklaşımı çağdışı olarak nitelendirmekte bir an dahi tereddüt etmemektedir.

Gerçekten de küreselleşme bir dünya cenneti, uygarlığı dünya ölçeğinde yaygınlaştıran bir araç mı, yoksa "kapitalist sermaye birikiminin yeni bir aşaması, emperyalizmin, yani sermaye ihracının bir biçimimidir?"

Bilindiği gibi kapitalizm ortaya çıktığı günden bu güne değin her zaman uluslararasılaşma eğiliminde olmuştur. Sermaye ihracı kapitalizmi için yeni bir olguda değildir.

"Sermayenin uluslararası düzlemde dolaşmasınm hemen hemen serbest olduğu 1870-1915 döneminde uluslararası yatırımlarla yapılan üretim toplam global üretimin yaklaşık % 9'una ulaşmıştı."

Öte yandan bu gün en çok en fazla küreselleşen ekonomi ola­rak sunulan Japonya'nın dışa açılma oranı, yüzyılın başlarında, 1914 yılında % 30 iken bu gün bu oran % 5'e gerilemiştir. Aynı şekilde Fransa ve Almanyanın % 40*lar düzeyinde bulunan dışa açılma oran­larıyla bu günkü dışa açılma oranlan arasında da fazla bir fark bu­lunmamaktadır. Dışa açılma oranı yüzyılın başından bu güne doğru ciddi bir artış gösteren ekonomi yüzyılın başındaki % 10luk dışa açılma oranım 1990'larda % 20'ye çıkartan ABD ekonomisi olmuştur.

Küreselleşmenin boyutlarını sermaye ve emek akışkanlığı açısından yüzyılın başıyla kıyasladığımızda da bazı ülkelerin 1914 yılı öncesinde de bu gününün bir çok ülkesinden daha küresel olduğu görülmektedir. "Örneğin Uluslararası Sermaye hareketleri İngiltere'de  1905-1914 arasında ulusal gelirin % 6'sına ulaşmış" ki  Bu orana bu gününün küreselleşmiş ekonomilerinden hiç birisi (ABD ve Japonya) dahil 1980'İi ve i 990'!ı yıllarda ulaşamamıştır.

Tüm bu göstergeler aslında kürselleşmenin yeni bir oigu olmadığını sadece yeni bir terim olduğunu ortaya koymaktadır.

Bir başka ifadeyle kapitalizmin var olduğu günden beri sür­dürmüş olduğu ancak, yüzyılın başlarında "ulus-devlet aşamasının aşılamamış, hatta pekişme süreci içinde  bulunmasının" kapitalizmin uluslararasılaşmasını aynı zamanda bir hegomanya kavg gasına dönüştürerek dünya savaşlarına yol açmış olması, 1917 Ekim i  devriminin kapitalist sistemin yayılmasını sınırlayan "alternatif bir sis temi karşısına çıkarması ve kapitalizmin 1929 yılında yaşadığı büyük ekonomik kriz nedenleriyle kesintiye uğrayan uluslararasılaşması süreci 1990'lı yıllarda küreselleşme adı altından yeniden karşımıza çıkmaktadır. Olgu eski terim yenidir. Eski bir olguyu yeni bir terimle ifade etmek ise sadece basit bir tesadüf değildir. Yüzyılın başında kapitalizmin yaşamış olduğu uluslararası! aş m a sürecinin adı takılarak  süreç   "emperyalizm" kavramıyla tarihsel olarak mahkum edilmiştir. Bu  gün  emperyalizm  kavramının  yaratmış  olduğu  olumsuz  çağ­rışımları engellemek için sürecin adına "küreselleşme" denilmiştir.

Küreselleşme   olgusunun   yüzyılın   ortalarında   yaşadığı   kesintiden sonra, 1990'lı yıllarda yüzyılın sonlarına doğru yeniden hortlatılması da bir tesadüf değildir. Bilindiği gibi ekonomik bir sistem ola­rak   kapitalizm  varlığını   ekonomik  anlamda  devrimci   bir  sistem olmasına borçludur.

Her krizden kendini yenileyip geliştirerek çıkma kapitalizmin var . oluş biçimlerinden birisi olmuştur. Küreselleşmede, kapitalizmin '1970'li yıllarda yaşadığı ekonomik krizin .bağrında şekillenmiştir.

19701i yıllarda kapitalizmin yaşadığı kriz genel olarak "kar hadlerinin düşmesinden kaynaklanan bir birikim krizi" olarak tanımlanmıştır.

Sermayenin kar oranlarının düşmesinin en önemli sorumlularından birisi olarak keynescil ekonomi politikalara dayalı refah devleti nösterilmiş:, sermayenin kar oranlarını yeniden yüselterek kri zin aşılabilmesi için ilk adım olarak refah devletinin tasyjyesi hedefi or­taya konarak, özelleştirme, deregülasyon (kuralsızlaştırma) vb. po­litikalar hızla gündeme getirilmiştir.

Öte yandan ise krizin aşılabilmesi için emek verimliliğinin yük­seltilerek pazarın genişletilmesi de gerekmektedir. Teknolojide ya­şanan atılım emeğin verimliliğini arttırırken, yine teknoloji sayesinde sermayenin ucuz İşgücü dünyasının neresindeyse oraya rahatça gitme olanağına kavuşmasında beraberinde getirmiştir. Nitekim, "Le Monde gazetesinin yer değiştirmelerden büyük korku" başlıklı yo­rumunda ortaya koyduğu verilere göre ABD ve Avrupa İmalat Sanayi 1970-1990 arasında 6,6 Milyon iş kaybetmiş ve bu rakam tesadüfen , aynı dönemde, Güneydoğu, Asya Ülkelerinin iş kazancına tekabül etmiştir."

1990'lı yıllarda küreselleşmeyi gündeme getiren bir başka çok önemli olgu ise finans-kapitalin yüzyılın başıyla kıyaslanamayacak öl­çüde büyüyüp gelişerek başlı başına bir güç haline gelmesidir.

"Faiz, kur arbitrajına dayanarak uluslararası finans pi­yasalarında en yüksek reel getiriyi elde etmeye çalışan finans-kapital, yeni gelişen finansman unsurlarının da yardımıyla, ülke sınırlarını hiçe sayarak bir pazardan diğerine akmakta; Dünyamızı giderek daha küçük kılmaktadır. Günümüzde sadece uluslararası bankacılık sistemi kanalıyla işlem gören finans-kapital ytlda 250 Trilyon Dolar ci­varındadır. Bu rakam, Dünya mal ve hizmet üretimi toplamının 10 mis­line; mal ve hizmet ticaretinin ise 50 misline ulaşmaktadır.

Bu gelişmelere paralel olarak 1990'lar dünya Ölçeğinde az ge­lişmiş ülkelere yönelik yepyeni bir sermaye akımı sürecine tanık ol­muştur. Bu ülkelerin ödemeler dengesi sermaye kalemlerinde göz­lenen net fazla 1987'de sadece 48.7 Milyar Dolar iken, 1993'te 169.2 Milyar Dolara ulaşmış, 1994'te de 142.2 Milyar Dolar civarında sey­retmiştir. 1990-94 döneminin toplamı düşünülecek olursa, az gelişmiş ülkelerin tinans pazarlarına akan uluslararası sermaye girişi toplamı 700 Milyar Dolara yakındır.

Bu rakamlar, azgelişmiş dünya için 1980'lerin "borç krizi" ve ku­ruyan uluslararası finansman olanakları ile karşılaştırıldığında ger­çekten son derece çarpıcı bir yapısal değişimi sergilemektedir. Ör­neğin, dünya finans piyasalarının bu "karanlık" ortamında söz konusu Ülkelere 1985-90 arasındaki toplam sermaye girişlerinin sadece 130 milyar dolar olduğu hesaplanmaktadır. Burada ilginç olan husus, ser­maye akımlarının sadece "doğru" makro iktisadi politikaları uygulayan bir kaç "gözde" ülkeye değil, yapıları ye iktisadi politikalarında son de rece farklılık gösteren bir çok ekonomiye aynı kararlılık ve hızda ilgi göstermesidir. Bu yönüyle, 1990'ların uluslararası sermaye ha­reketlerinin bir iki coğrafi bölgeyle sınırlı kalmadığını; bunun aksine, dünya kapitalizminin küresel ölçekte yeni bir aşamasını oluşturduğunu görmekteyiz. Bir yandan uluslararası finans kapitalin yatırım ka­rarlarında sergilediği küreselleşmenin boyutlarını, bir yandan da dünya finans piyasalarının eklemlenmesini içeren bu süreç, iletişim teknolojisindeki baş döndürücü gelişmeleri de arkasına alarak, ulusal piyasaları birer birer spekülatif çıkar alanına çekmektedir."

Öte yandan "para, tahvil ve hisse senedi piyasalarında yapılan işlemlerin değeri iki savaş arası dönemde meta ticaretine ilişkin olarak yapılan işlemlerin"  iki katına 1990 yılında bu piyasaların "bü­yüklüğü, meta piyasalarına ilişkin işlemlerin 50 katına "  çıkmıştır. "Bu gelişmenin boyutlarını ve artış hızını tahvil ve hisse senedi piyasalarındaki işlemlerin GSMH'ya olan oranlarına bakarakda iş­leyebiliriz. OECD ülkelerinde 1980'de % 3 olan bu oran 1990'da % 10'a çıkmış (tır)... Tahvil ve hisse senedi piyasalarının işlem hacmi söz konusu dönemde ABD!de GSMH'nın % 9'undan büyük bir sıç­rama göstererek % 93'üne Almanya'da % 8'inden % 85'ine Ja­ponya'da % 7'sinden % 119'una ve İngiltere'de 1985'de % 386'sından %690'na çıkmıştır."

 

I-2) KÜRESELLEŞMENİN SONUÇLARİ YALANCI CENNETİ ORTAYA ÇIKARMIŞTIR

"Bugün uluslararası sermayenin ulaştığı boyutlar, ona yatırım, üretim ve pazarlama açısından ulusal sınırların çok ötesinde bir ola­nak ve güç sağlarken, sermaye birikiminin önünde iki engelin va­rolduğu görülmektedir. Birincisi tüm zayıflıklarına karşın hala var­lıklarını koruyan ulusal devletler; ikincisi de en azından İkinci Dünya Savaşı sonrasında kazandığı yasal haklar ve sendikal örgütlenmeleri içinde belirli bir güce ulaşmış bulunan "emek".

Sermayenin uluslararası gücü ve denetimsizce büyümesini sür­dürme eğiliminin karşısındaki bu iki engel, sistem tartışmalarına gir­meden, ideolojik çağrışımlar yaptırmadan nasıl pasifize edilebilir? Uluslararası sermaye için temel soru budur? Bunun için "akılcı" stratajîler ve "çekici" söylemler bulunması önemlidir. İşte dünyanın "tek pazara" dönüşmesini isteyen sermaye için makro strateji ulusal dev­letlerin müdahalesini ve denetimini ortadan kaldırmaktır; bunun da adı "küreselleşmedir. Mikro düzeyde de emek karşısında kendini isı nırlayan kurallardan kurtulmak ya da bunların etkisini azaltmak istemektedir; bunun adı "esneklik" tir.

Uluslararası sermaye birbiriyle varolan, birbirini destekleyen bu iki temel strateji ile küresel çapta bir birikim ve büyüme peşindedir. Bunun küresel, toplumsal bireysel sonuçlarını düşünmeyi ise kendi görevi saymamaktadır. Belki böyle birşeyi ondan beklememek de doğaldır. "

Bu o denli doğaldırki küreselleşmeyi savunanlar, Örneğin; NİKE ayakkabılarının üretiminde çalıştırılan 80 bin işçiye bir yılda ödenen parayla eşdeğer bir paranın bu ayakkabılarının reklamını yapan M.Jordan'a ödenmesinin yaratmış olduğu çarpıcı dengesizliği, reklamın pazarlamada artan önemiyle açıklayacak kadar, soğuk bir insansızlaşma süreci yaşayabilmektedirler.

Öte yandan küreselleşme beraberinde iki önemli sonucun doğmasına yol açmıştır.

"Bunlardan birincisi, küreselleşme ile beraber zengin ve gelişmiş ülkeler ile gelişmekte olan ülkeler arasındaki farkın giderek açılması; bir başka deyişle gelişmişlerin göreli olarak giderek zen­ginleşmesine karşın gelişmekte olanların gelişmişlere göre giderek yoksullaşmasıdır. İkinci olarak da üzerinde durulması gereken nokta, küreselleşme süreci içinde ulusal devletin gerilemesi ve buna bağlı olarak ulusallığın, ulusal ideolojinin erozyonudur.

Küreselleşmenin ilk sonucu olan dünyadaki gelir dağılımının bozukluğu, korkutucu boyutlara ulaşmıştır.

Dünya ölçeğinde en zengin % 20'!ik nüfus diliminin dünya geliri içindeki payı, 1960 İle 1991 arasında, % 70'derı % 85'e çıkmıştır. Dahası var; Dünyanın en zengin 358 kişisinin servetleri toplamı, yeryüzü nüfusunun eh yoksul % 45'lik bölümünün yani 2.3 Milyar insanın top­lam yıllık gelirine denkdüşmektedir.

Dünya Bankası raporlarına göre ise; "1980 yılında yani yeniden yapılanma döneminin başında kişi başına düşen gelir, gelişmiş ülkeler ortalaması için 7.000 Amerikan doları civarında iken bu rakam Türkiye'nin de içinde yer aldığı orta gelişmişlikteki ülkeler için 1.800 Amerikan Dolan civarındadır. 1993 yıhnda ise yine aynı kaynağa göre söz konusu rakkamlar 21.000 ve 3.500 Amerikan Dolarıdır. Yani küreselleşme süreceinin işlediği yeniden yapılanma içinde gelişmişsanayileşmiş ülkeler ile orta düzeyde gelişmekte olan ülkeler arasındaki gelir farkı olağanüstü büyümüş gözükmektedir. Sön 10-15 yıf içinde gelişmiş ülkeler, dünyanın diğer kesimlerine göre açıklanması zor bir zenginliğe ve ilerlemeye sahne olmuşlardır. Bu oluşumu dün yanın tek pazar haline dönüşümü ve pazar mekanizmasının eşitsiz gelişme yasası ile açıklamak olanaklı değildir."

"Gerçekten gerek dünyada, gerek ülkeler bazında, gerekse de aynı kent içinde birbirinden uzak dünyalarda yaşayanların arttığı bir dönemde bulunuyoruz. Örneğin 1995 yılında Kopenhag'da yapılan Sosyal Zirve'de de açıklandığı gibi bugün hem ülkeler, hem bölgeler ve kentler bazında zengin ve fakir arasındaki farklılıkların eskisine göre çoık arttığı bir gerçektir. Dünyada bir milyardan fazla insan açık bir yoksulluk içinde yaşamakta, küresel çevre yıkıma uğramakta ve bununda başlıca nedeni bugünkü üretim ve tüketim modeli olmaktadır; 120 milyon insan açık bir işsizlik yaşarken 750 Milyondan fazla insan işgücü fazlası olarak değerlendirilmektedir; yalnızca yedi zengin ülkede bile 25 Milyonu bulan bir işsizlik sorunu yaşanmaktadır."

"1981 yılında gelişmiş piyasa ekonomileri dünya nüfusunun % 17.2'sini barındırır ve dünya üretiminin % 71.7'sini gerçekleştirirken, gelişmekte olan ülkeler dünya nüfusunun % 74,3'ünü barındırmakta dünya üretiminin % 15.2'sini üretmektedir; 1993 yılında ise gelişmiş ekonomilerin nüfuslarının % 15.3'e düştüğü, buna karşın üretimlerinin % 74.6'ya yükseldiği görülmektedir. Buna karşın dünyanın gelişmekte olan birçok bölgesinde nüfus artarken, üretimin ya aynı kaldığı, ya da azaldığı ortaya çıkmaktadır.Örneğin büyük ölçüde Orta ve Güney Amerika ülkelerinin oluşturduğu en borçlu onbeş ülkede 1981-1993 arasında kaian dönemde nüfus, dünya nüfusu içinde % 11.1 'den % 11,6'ya çıkarken, bu ülkelerin dünya üretiminde pay­ları % 5.3'den % 5.0'a düşmüştür."

"Yatırımların büyük bölümünü hala gelişmiş ülkelerde ya­pılmaktadır. Örneğin 1990-1992 arasında az gelişmiş ülkelere yapılan yatırımların toplam yatırımlar içindeki oranı % 23.1 olmaktadır; toplam yatırımların % 13.1 'i de Doğu, Güney ve Güneydoğu Asya ülkelerine gitmektedir."

"Küreselleşme Uluslararası ticareti de arttırmaktadır. Hatta uluslararası ticaretin üretimden hızlı arttığı da bilinmektedir. Ancak gelişmekte olan ülkelerin dünya ticaretindeki paylan 1980 yılında % 30 iken, 1990 yılında bu payın % 20'lere düştüğü de ayrı bir gerçektir. Buna karşın gelişmekte olan ülkelerin gelişme gösteren bir özellikleri vardır;'.o da sürekli artan iç ve dış borçlarıdır. Gelişmekte olan ül­kelerin dünya ticaretindeki paylarının düşüşü, buna karşın faiz oran­larının yükselişiyle birlikte dünyada "ciddi biçimde borçlu ülkelerin" sa­yısının 19801i yıllarda arttığı görülmektedir. Örneğin bugün 48 ülke ağır biçimde borçlu ülke konumundadır; bunların çoğunun borcu ulu­sal gelirlerinin önemli bölümünü alıp götürmektedir. Böylece bu ülkelerin ne ekonomik, ne de toplumsal gelişmeyi sürdürme takati kal­maktadır."

Küreselleşmenin yaratmış olduğu adaletsizlikler sadece ge­lişmiş ülkelerle az gelişmiş ülkeler arasında oluşan uçurumlarla da sı­nırlı kalmamış gelişmiş üfckeierde de gelir dağılımında ciddi ada­letsizliklerin doğmasına, işsizliğin büyümesine yol açmıştır. Nitekim "Avrupa Birliğinde Yirmi Milyonluk bir işsizler ordusunun oluşması, Al­manya gibi bir ülkenin dört milyonu aşan işsiz sayısıyla 1947 sonrası rekor orana ulaşması, 1995 Aralık ayında Fransa'yı sarsan Grevlerin küreselleşmeye karşı ayaklanma olarak değerlendirilmesi, Japon eko­nomisinin son iki yılda durgunluğa girmesi",  küreselleşmenin ya­rattığı açmazların gelişmiş ülkelerdeki belirtileridir. "Davos'ta toplanan Dünya Ekonomik Forumu Başkanı K. Schuab'ın belirttiği gibi, kü­reselleşme şimdiye kadar zengini daha zengin, fakiri de daha fakir yapmaktan başka bir İşe yaramamıştır. Eskiden şirketlerin kar ora­nının artması işçilere bir güvenlik duygusu verirken, günümüzde tam tersine, "artan kar" " azalan işçi" anlamına gelmektedir., Küreselleşmenin vadettiği yaratıcı tahrip (creative destrüction) for­mülünün şimdiye kadar sadece ikinci kısma işlemiştir."

Küreselleşmenin ikinci önemli sonucu ise Ulusal Devleti hedef olarak yıpratıp erozyona uğratması olmuştur. Ulusal Devletin aşılması bir yandan üretici sermayeden koparak ondan bağımsızlaşan finans sermayenin teknolojinin yarattığı olanaklardan yararlanarak, mak­simum kar amacıyla bir ülkeden bir ülkeye akması yoluyla ya­pılmaktadır. Sermaye gideceği ülkede ise kendisine rakip olarak gö­receği tüm kurumların tasviyesini dayatmaktadır. Ulusal devletinde temel dayanaklarından olan KİT'lerin, sağlık sisteminin, eğitimin özel­leştirilmesi ya da, en azından devletin küçültülmesi adı altında sağlık, eğitim"ğibrkamtfsal alanlara yapılan yatırımların azaltılması yoluyla devletin etkinliği sadece, elindeki sopayı kullanmaya indirgenmeye çalışmaktadır.

Ulusal Devletleri pazar genişlemesi anlamında da önünde bir engel olarak gören, küreselleşmeci ideoloji, toplumda bireylerin ortak edindikleri, ya da kamusal alana ait saydıkları tüm ortak faydaları hedef alıp, bunları küçümseyip aşağılayarak bireylerin ilgi alanından çıkartıp, bireyi yaînızlaştırırken öte yandan da bireyin özdeşleşme ve kendini güvencede hissetme gereksinimini gidermesi için etnik kim­likler köken ve ümmet anlayışını canlandırmaya çalışmaktadır. Özellikle 1980'li yıllardan mikro milliyetçiliğin, kökdenciliğin tırmanışa geçmesi tesadüf değildir. Küreselleşen sermayenin amacı "Dünyanın her yerinde istediği gibi üretim yapabilmek, istediği gibi mal ve hizmet satmak ve daha önemlisi de istediği gibi, sıcak para denen spekülatif parasını bütün dünyada dolaştırmak, en yüksek kar oranı neredeyse, anında oraya ulaşmaktır. Bu iletişim devrimiyle zaten olanaklı hale gelmiştir ve şu anda çok büyük çapta görünen bir olaydır tüm Dünyada. Bugün, günde mal ve hizmet dolaşımının elli katı para dojaşımi olmaktadır. Demek ki, sermaye, hem enternasyonal hale gelmiştir, hem de bu sermayenin içinde mali sermaye kesimi egemen hale gelmiştir. Bu serbestliğini, kendi güvenliğini ve kar'ını gerçekleştirebilmek için sermaye, dünyadaki bütün engellerin kaldırılmasını istemektedir."

Bu engellerin başında ise ulus devletin sınırları ve ulus devletin kural koyma gücü gelmektedir. Doğal olarakta sermaye öncelikle bu engellere saldıracaktır ve saldırmaktadır. Ulus devletin sınırlarını ve kural gücünü zayıflatmanın bir yolu " doğrudan doğruya devleti erit-mek'tir. Avrupa Birliği'nde, Kuzey Amerika NAFTA birliğinde ve Ja­ponya ekseni etrafında Uzakdoğu'da Pasifik Birliği adı altında bi­çimlenen kümelenmeler bunun araçlarıdır.

Ulus devletin kural koyma gücünü ortadan kaldırmanın bir diğer yolunu ise Yugoslavya'nın parçalanması örneğinde görülen ulus devletin parçalatılarak çökertilmesidir. Bu senaryo işlemediğinde ise, merkezi devletin gücünü etkisizleştirmek için onu İMF -Dünya Bankası gibi uluslararası kuruluşlara tabi kılarak ya da, yerelleştirmeyi uç noktalara götürerek devletin dibini oyma politikaları devreye sokulmaktadır.

Böylece, sermayenin enternasyonalinde büyük düş; temel birimlerin, Ulus Devletlerinden çok daha güçsüz, çok sayıda bölgesel diyebileceğimiz kuruluşun, dünya çapındaki bu yeni biçimlenmede yenî oyuncular haline gelmesidir. Bu yönde birtakım oluşumlar var. Örneğin, Avrupa Konseyi'nde yerel ve bölgesel temsilciler meclisinin ku­rulması, bunun binbir işaretinden bir tanesi.

Bir ulusal devletle başa çıkmakla, bu ulusal devletin alt birimi olan büyük sayıda yerel biçimle başa çıkmak karşılaştırılırca, kafa tutacak muhatabın gücünün zayıfladığı açıkça ortaya çıkar. Diyelim ki, bir yerde serbest bölge kurmak, özel sermayeye özel olanaklar sağ­lamak istiyorsunuz. Bunun pazarlığını, güçlü bir Ulusal Devletle yapmak yerine, zayıf bir yerel birimle yapmak, tabii ki sermayenin işine gelir. Bu çerçeve iyice akılda tutulursa, bugün dünya çapında ge üşmekte olan azınlıkların korunması siyasetinin bir yönüyle ne anlama geldiği apaçık ortaya çıkar. Ulusa! devletler içinde azınlık haklarının körüklenmesi ve işte bu yerelleştirme, bötge yönetimleri ile ulusal devletleri zayıflatma siyasetine hizmet eden bir yaklaşımdır."

 

1-3) KÜRESELLEŞMENİN ŞÖVALYELERİ ÇOK ULUSLU ŞİRKETLER

Sermayenin uİMSİararasılaşmasının hem sonucu, hem de baş aktörlerinden birisi sayılan çok uluslu şirketler, bir görüşe göre etkileri abartılmaması gereken, ama önemli etkileri yadsınmayacak kuruluşlar olarak nitelendirilirken bir başka görüşe göre ise, dünyayı yönetmeye soyunan yeni şövalyelerdir. Önem ve etkileri nasıl değerlendilirse değerlendirilsin, çok uluslu şirketler, artan şube sayıları, hızla yayılmaları, ticaret hacimlerindeki artışlar ve özellikle de Sendikalara karşı geliştirdikleri politikalarla görmezlikten gelinemeyecek bir öneme kavuşmuşlardır.

Gerçekten de, Birleşmiş Milletlerin rakamlarına göre, Dünya'da 1970'lerin başında 30.000 şubeli ,10.000 çok uluslu şirket varken, 1971 yılında bu sayı 11.000 çokuluslu şirket ve 80.000 şubeye, 1993 yılında ise şube sayıları 206.000'e yükselmiştir. Dünya ölçeğinde 1986-1990 arasında yılda 37 Milyar Dolar olan sermaye ihracı 1993'de 160 Milyar Dolara ulaşmış, çok Uluslu Şirketler dünya sanayi üretiminin %30'unu doğrudan kontrol edebilecek duruma gelmişlerdir. Çok uluslu şirketlerin gelişmekte olan ülkelerde % 75'ini 1955 yılından sonra istihdam etmeye başladıkları 12 milyon kişi vardır. Çok uluslu şirketlerin toplam satışlarının dünya toplam ihracatından % 20 daha fazla olduğu sanılmaktadır.

Öte yandan "BirleşmişMilletlerTicaret ve Çalışma Komisyonu'na (UNCTAD) göre, kendi ülkeleri dışında faaliyet gösteren çok Uluslu Şirketlerin satışları 1992 yılında 5.5Ttrilyon Dolara varmıştır. Bu rakam 4 trilyon dolarlik toplam dünya ticaretini geçmektedir.

Çok uluslu şirketlerin eri önemli etkileri, yatırım yaptıkları ülkelere, kendi anlayışlarına en uygun gördükleri istihdam biçimlerini de empoze etmeleridir.

Çok uluslu şirketler gittikleri ülkeden öncelikle, istedikleri koşulların başında, çalişma yaşamından, devletin düzenleyici rolünün kaldırılarak kuralsızlaştırma yoluyla bu alanın tümüyle piyasa koşullarına bırakılması istemidir.

Çok Uluslu Şirketlerin ikinci temel tercihleri ise işyerlerinde sendikaların hiç olmaması, eğer sendikalaşma kaçınılmaz ise, işyeri düzeyinde örgütlenmiş küçük sendikaların tercih edilmesi olmaktadır.

 

1-4) DÜNYADA  EKONOMİK  DURUM

Dünya ekonomisini değerlendiren kaynaklar 1990'lı yıllardan sonra dünya ekonomisinin içine düştüğü durgunluktan çıkış sinyalleri vermeye başladığını, özellikle gelişmiş ülkelerde, büyüme hızlarının hissedilir ölçüde artmaya başladığına dikkat çekmektedirler.

Rakamlara bakıldığında bu gelişmeler doğru. Gerçektende dünya üretimi, 1993 yılında ortalama % 2.5 artarken, bu artış oranı 1994 yılında % 3.6'ya, 1995 yılında % 3.7'ye yükselmiştir.

Öte yandan ise bir dizi araştırma, Dünya ekonomisinde yaşanan bu büyümeye, ekonomilerin durgunluktan çıkma belirtisi göstermelerine karşın ekonomik büyümenin, çalışan kitlelerin yaşamlarına yansımadığını, aksine, büyümeye karşın dünyada gelir dağılımındaki adaletsizliğin daha da derinleşerek devam ettiğini, işsizliğin azalmadığını belirtmektedir:

"1960 yılında Dünyada en zengin % 20'nin geliri en yoksul % 20'nin gelirinden 30 kat daha büyükken, 1991 yılında bu oran iki misli daha açılmış ve 60 misline çıkmıştır. Böylece en zengin % 20'nin dünya gelirinde aldığı pay % 70'den,% 85'e çıkarken, en yoksul % 20'nin zayıf yetersiz geliri törpülenip daralarak % 2.3'den 1,4'e düşmüştür."

Öte yandan "Küreselleşme" âdı giderek daha sık yinelenirken, dünyada gelir uçurumları ve yoksulluk da artmaktadır. Dünya geneli gelir dağılımının ne denli bozulduğunu ve yoksulluğun arttığı, çeşitli uluslararası kuruluşlarca dile getirilmektedir. Konuya ilişkin; BMUNDP (Birleşmiş Milletler Gelişme Programı), ILÖ (Uluslararası Çalışma Örgütü), İCFTU (Uluslararası Hür İşçi Sendikaları Konfederasyonu), WFTU (Dünya Sendikalar Federasyonu) ve IFBWW (Uluslararası İnşaat ve Ağaç İşçileri Federasyonu) taralında yapılan açıklamalar, benzer konular ve aralarında tekrarlar olduğundan birleştirilerek aşağıda yer almaktadır.

-BM-UNDP'nin 1996 İnsanlığın Gelişmesi Raporuna göre Dünyanın en zengin 358 kişisinin geliri, Dünya nüfusunun % 45'inin gelirine eşit. 89 ülkenin geliri, 10 yıl öncesine göre daha da gerilemiştir. 70 gelişmekte olan ülkenin ise, 1960-70'lerden de geridir. 19 ülkede kişi başı Ulusal gelir, 1960'ın öncesine düşmüştür.

-ILO'ya göre 1990'da 80 Milyon olan çocuk işçi sayısı 1995'lerde 200 Milyona çıkmıştır.

-ILO'nun 138 no'lu sözleşmesine göre en düşük çalışma yaşının 15 olması gerekirken, 1995 yılında 10-14 arası yaş grubunda 73 Milyon çocuk, kendi yaş çâğmdakilerin % 13.2 oranında ekonomik olarak faal nüfus içindedirler. Çocuk işçi sayısı Asya'da 44.6 Milyon, Afrika'da 23.6 Milyon, Latin Amerika'da 5.1 Milyon olarak ILO tarafından açıklanmaktadır.

24 Şubat 1995'te yapılan BM Sosyal Zirve'de, Sosyal ve Ekonomik gelişmeler üzerine İCFTU şu çarpıcı verileri sunmuştur:

-Dünya geneli istihdamın % 30'u olan 2.8 Milyar kişi üretken olmayan alanlarda istihdam edilmişlerdir. Bu bir çağın feda edilmesi an­lamına gelmektedir.

-Aşağı Afrika Sahra'sında her altı çocuktan birisi 5 yaşına gelmeden ölmektedir.

-İçme suyunun kirliliğinden gelişmekte olan ülkelerde her yıl 3 Milyon çocuk ölmektedir.

Afganistan'da ortalama yaşam süresi tahmini 43 yıldır.

-Gelişmiş ülkelerde işsizlik oranı % 8,6 oranında, toplam 35 Milyondur.

-Dünyanın en yoksul 25 ülkesinden 20'si Afrika'da bulunmaktadır.

-Dünyadaki 1 Milyar yoksulun, 800 M ilyonu Asya Kıt'asındadır.

-Güney Asya'da yaşayanların % 59'u günde 1 Doların altında bir gelir ile yaşamaktadır.

Eski Sovyetler Birliği ülkelerinde % 80 ve Polonya'da % 50'nin üzerinde kişi yoksulluk sınırının altında yaşamaktadır.

-Batı Avrupa ve Kuzey Amerika'da nüfusun % 10-15 işsizlik, eksik istihdam ve sosyal yardım yetersizliğinden yoksulluk sınırının altında yaşamaktadırlar.

-Eski sosyalist ülkelerdeki işsizlerin % 70-80'ni kadındır.

-Dünya işgücünün % 8'i çocuktur.

-İngiltere'de % 75'i yasa dışı olmak üzere, 2 Milyon okul çocuğu çalışmaktadır.

-Kolombiya'da çocukların üçte biri çalışmaktadır.

-Yalnızca Asya ülkelerinde 1 Milyon fahişe çocuk bulunmaktadır.

-Gelişmekte olan ülkelerde işsizler, % 27 ile % 73 arasında değişen oranlarda 25 yaşın altındadır.

-Gabon'da asgari ücret ayda 7 Dolar olurken, yüksek düzey yöneticilerin aylık maaşı 8 bin ile 25bin Dolar arasında değişmektedir.

-İlgiltere'de en az gelire sahip % 20 orandaki nüfus, 1976 yılının yarısı kadar, Ulusal Gelirin % 2'sini almaktadır.

-ABD'de nüfusun en zenginleri, gelirlerini % 102 oranında arttırmışlardır.

-Temel gereksinimlere yapılan yardımların silah satışlarından sağlanan karlara oranı, İlgiltere'de 18'de bir, Fransa'da 13'te bir, ABD'de 13'te birdir.

WFTU tarafından yapılan açıklamada üçüncü dünya ülkelerinde 1.2 milyar kişi mutlak yoksulluk içindedir. 100 Milyon kişi açlık çekmektedir. 180 Milyon çocuk ise-yetersiz beslenmektedir.

-ABD'de 3 Milyon işçi, yapılan ihracata bağlı olarak iş bulmaktadır.

-IFBWW-ICFTU açıklamasına göre dünyada kentlerde yaşayanlar için her yıl 100 milyon konut gerekmektedir,

AB ülkelerinde 3 milyon kişi evsizder.

-Her yıl yoksulluk nedeniyle 13-18 milyon kişi ölmektedir.

-550 Milyon kişi aç yatmaktadırlar.

-AB ülkelerinde toplam nüfusun % 15'i olan, 52 Milyon kişi yoksulluk çizgisinin altında yaşamaktadır.

-Dünyada 120 milyon işsiz bulunurken bu rakama, sayılan 700 Milyonu bulan tarımda eksik istihdam da eklenmelidir.

Hiçbir sosyal güvenliği olmadan çoğu kadan olan 700 Milyon kişi kayıt dışı sektörlerde çalışmaktadır."

Dünya ekonomisinin küreselleşmeyle birlikte dünyada yaratmış olduğu adaletsizlikler, Uluslararası Hür İşçi Sendikaları Konfederasyonunun 25-29 Haziran 1996 tarihinde Brüksel'de toplanan 16. Dünya Kongresinde değerlendirilerek, bir rapor haline getirilmiştir. Kongrede onaylanan rapora göre, Dünya ekonomisinin durumu çalışanlar açısından inanılmaz adaletsizliklerle doludur.

Gerçekten de;

"Dünyanın her tarafından zenginler ve yoksullar arasındaki fark büyümektedir. 1960 yılında en az gelişmiş ülkelerde kişi başına ortalama gelir, endüstrileşmiş ülkelerkeki kişi başına Ortalama gelirin %10'unun biraz altındaydı. 1990 yılında bu oran % 5'in biraz üstündedir.

Dünya Bankası, Büyük Sahra'nın güneyindeki Afrika ülkelerindeki gelir düzeyinin son yirmi yıllık dönemde her yıl % 0.7 oranında gerilediğini ve buna karşılık aynı dönemde endüstrileşmiş ül­kelerdeki ortalama gelirin yılda % 2.0 oranında arttığını belirtmektedir.

Son 10 yıllık dönemde, endüstrileşmiş ülkelerde yüksek ücretli kesimin gelirleri, ortalama gelirdeki artıştan daha hızlı artmıştır. Diğer taraftan, güvencesiz ve düşük ücretli işlerde çalışan veya geçimleri sosyal yardıma dayanan ailelerin sayısı artmaktadır."

"Yoksulluk sınırının altında yaşayan insanların toplam sayısı önemli ölçüde artmıştır. Ve yoksullar arasında kadınların oranı erkeklere göre daha da yüksektir. Yoksullar arasında kadınların oranındaki bu artış kadınların aile reisi olduğu hane sayısındaki önemli artışla ve düşük ücretli çalışmanın ağırlıkla kadınlar tarafından yerine getirilmesiyle yakından bağlantılıdır. Ayrıca, kaynakların dağıtımında cinsiyete dayalı eğilimler ve bazı bölgelerdeki düşük eğilim düzeyleri de bu durumda etkili olmuştur."

"Toplumlarımız, küresel bütünleşmeden yararlanacak biçimde servete veya beceriye sahip Olanlar ile, üretken bir istihdam olanağına sahip olmadıkları için yoksulluk içinde kısılmış olanlar arasında giderek kutuplaşmaktadır.

Serbest piyasa ideologları, yatırım ve üretkenlik yoluyla düşük ücretli iş olanaklarının büyük bölümünün bir süreç içinde daha iyi ücret ödenen iş olanaklarına dönüşeceğine inanmaktadır. Ancak bunun tam tersi "gerçekleşmektedir. Rasyonalleşme ve yeniden yapılanma, güvenceli ve iyi ücretli iş olanaklarının ortadan kalkmasına yol açmaktadır ve dünya'ölçeğinde işsizlik artmaktadır.

Birçok ülkede kadınlara karşı katı bir ayrımcılık sürmektedir ve çocuk emeği artmaktadır. Ayrıca, dünyadaki ekonomik büyüme oranları, en yoksul ülkelerin yoksulluktan kurtulabilmeleri açısından fazla şans tanımayan düşük düzeylere saplanıp kalmıştır. Endüstrileşmiş veya geçiş dönemindeki ülkelerdeki ekonomik büyüme daha fazla is­tihdama dönüşmemektedir.

Temel sorun, hükümetlerin piyasayı amaçlayan, politikaların bir sonucu olarak, üretimin örgütlenmesinde temel insan gereksinimlerinin karşılanması gibi temel bir amaca ulaşılamamasıdır."

"Bu tahripkar gelişimi tersine döndürebilmek için, hükümetler ül­kelerinde yeni iş olanakları yaratan ve sağlık, sosyal güvenlik, eğitim ve öğretim düzeylerini yükselten politikaları aktif bir biçimde iz­lemelidir.   

Küresel ticaretin ve yatırımın yarattığı rekabetin baskılarına karşı koyabilmek için, yerel, ulusal, bölgesel ve uluslararası düzeylerde hükümet, işveren ve sendika taraflarının gerekli değişimi ger­çekleştirebilecekleri bir ortaklık yaklaşımı gereklidir. Sendikaların böyle bir ortaklık yaklaşımının sorumluluklarını üstlenebilmelerinin önkoşulu ise, hükümetlerin ve işverenlerin, kendi özgürce seçilmiş sendikalarının işçileri temsil etme hakkını tanımalarıdır.

Sivil toplumun güçlendirilmesine sendikaların katkısını diktatörlerin, sendika karşıtı hükümetlerin ve işverenlerin reddettiği du­rumlarda, ortaklık olanaklı değildir."

"Afrika dünyanın terkedilmiş kıt'asıdır. Afrika kıt'asmın 660 Milyonluk toplam nüfusu içinde 300 Milyonu aşan bölümü, tam bir yok­sulluğun ancak biraz üzerinde gelirlerle varlıklarını sürdürmektedir. 1994 yılında gelişmekte olan ülkelerdeki özel doğrudan yabancı ser­maye yatırımları 80 Milyar Doları bulurken, bunun yalnızca 4,5 Milyar Dolarlık bölümü Afrika'da gerçekleşmiştir.

Qn yılı aşan yapısal uyum programlarına rağmen, kişi başına ortalama yıllık getir 520 Dolar'dır ve bu düzey 1975 yılındaki düzeyin gerisindedir. Her 10 Afrikalının 7'si kırsal bölgelerde yaşamakta ve küçük ölçekli çiftçilik ve yerel düzeyde mal üreten işletmelerde çalışmaktadır.

Her 10-Afrikalı kadının 6'sı okuma yazma bilmemektedir ve ilkokul eğitim sistemi Afrikalı kızların üçte ikisinden azına ancak ulaşabilmektedir. Beş yaşın altındaki Afrikalı çocukların % 30'u, gelecekte sağlıklı bir- gelişme gösterebilmeleri için gerekli olan kilonun altında bir ağırlığı sahiptir."

"Afrika'da işgücü piyasasında kadınlar özellikle zayıf bir grup oluşturmaktadır. Ekonomik durumun kötüleşmesinden yapısal uyum programlarrnda ve devalüasyonlardan en kötü biçimde etkilenenler kadınlardır.; Kadınların çoğu hala geçimlik tarımda çalışmakta ve bu çalışmaları karşılığında genellikle ücret almamaktadır. Bu alandaki ça

Iışma süreleri uzundur ve üretkenlikte ve.teknolojide fazla bîr geiîşme söz konusu değildir.

Modern sektörde ve genellikle de kamu hizmetlerinde çatışan az sayıda kadın ise yeniden yapılanmanın veya özelleştirmenin ardından gündeme gelen işten çıkarmalardan özellikle etkilenmiştir. Kırsal ve kentsel yoksulluğun ve olanakların bulunmamasının birlikte et­kisi sonucu, kadınlar ve erkekler arasında zaten var olan farklılıklar daha da yoğunlaşmıştır ve giderek artan sayıda kadın, varlıklarını sürdürebilmek için enformal sektör faaliyetlerine girmeye zorlanmaktadır."

"Afrika kentleri yılda % 6 oranında genişlemektedir. Bu, dünyanın en hızlı kentsel büyüme oranıdır. Had safhadaki yoksulluk için­de yaşayan kitlenin % 80'inden fazlasını oluşturan yoksul çiftçiler, kentleri çevreleyen ve hızla büyüyen gecekondu bölgelerine hala büyük miktarlarda göç etmektedir.

Birçok kişi ulusal sınırların ötesine de göç etmektedir. Kamu sektöründe ve az sayıdaki büyük ticari ve genellikle devlete ait iş­letmelerdeki istihdam daraltımları sonrasında bu insanların bitebildikleri iş i olanakları hemen hemen tümüyle enformal sektördedir. Kentsel bölgelerdeki işçilerin üçte ikisi enformal sektördedir ve kentsel bölgelerdeki işsizlik oranı 1970'li yıllardan beri iki katına çıkarak yüzde 15 ile yüzde 20 arasında düzeylere ulaşmıştır.

İmalat sanayiindeki gerçek ücretler 1980'li yıllarda hızlı bir biçimde düşmüştür. Uluslararası Çalışma Orgütü'nün güvenilir veriler bulabildiği 15 ülkede bu düşüş yılda ortalama %'12'dir. Günümüzde uygulanan yapısal uyum politikaları insanların temel gereksinimlerinin karşılanmasında ve borç yükünün azaltılmasında başarılı olamamıştır ve Afrika'yı sürdürülebilir bir ekonomik büyüme çizgisine oturtamamıştır. "

"Yehi kurulan demokrasiler, bu zayıf ekonomik temelde, varoluşlarını tehdit eden gerginlikleri denetim altında tutmada çok büyük sorunlarla karşı karşı kalmaktadır. Afrika ekonomisinin canlanmasına ilişkin en iyimser tahminler, yoksulluk içinde yaşayanların toplam sayısının bir sonraki yüzyıla girilinceye kadar düşmeye başlamayacağını belirtmektedir.';

Bu dönem içinde 60 Milyon genç Afrikalı varlıklarını sürdürebilmenin yollarını arama gibi moral bozupu bir işe başlamış olacaklardır. Bu döneme kadar AlDS'li sayısı 20 Milyona çıkacak ve bu miktarın en azından dört katı sayıda insan da önlenebilir hastalıklardan ölmüş olacaktır.

Bütün bunlara ek olarak, Afrika kıtasının gıda yetersizliğinin 2000 yılına kadar üç katın üstüne çıkacağı tahmin edilmektedir. Demokratik kurumlar inşa etme doğrultusundaki ilerlemenin, büyük öl­çekli toplumsal altüst oluşlar arasında durması Ve kalkınmayı o kadar uzun süredir engelleyen çürümüşlüğe ve baskıcı yönetime geri dönüş konusunda da açık bir tehlike söz konusudur."

"Afrika ülkelerinde bağımsızlığın kazanılmasından beri birçok durumda hükümetlerinin ciddi müdahaleleriyle ve hatta bazı durumlarda doğrudan kontroluyla karşı karşıya kalan sendikalar, birçok ülkede demokratikleşme doğrultusundaki harekette belirleyici bir rol oynamışlardır.

Günümüzde ise, özelleştirme ve kamu sektöründeki kısıntılar nedeniyle eğitim, ulaştırma ve devlet memuriyeti gibi sendikacılığın en güçlü olduğu alanlar zayıfladıkça, sendikacılık hareketi yeni bir bunalımla karşı karşıya kalmaktadır. Afrika ülkelerindeki sendikalar, Uluslararası Hür İşçi Sendikaları Konfederasyonu'nun desteğiyle bu sorunlara karşı mücadele etmekte ve bugüne kadar örgütlenmemiş sektörlerde üye kaydedebilme gibi büyük bir görevi üstlenmektedir.

Bazı Hükümetlerin kendi ülkelerindeki sendikacılık hareketi üzerindeki denetimini yeniden kurma doğrultusundaki yeni çabalara rağmen, sendikalar Afrika'daki en örgütlü ve demokratik birimler olmaya devam etmektedir. Birçok durumda sendikalar bir kuşaktır, süren ekonomik gerilemeyi tersine çevirecek ulusal eylem önerileri de geliştirmektedirler.      :

Bu sorunlu kıtanın ulusal ekonomilerinin incelenmesi, sürdürülebilir bir ekonomik ve toplumsal kalkınma açısından sendikaların ve sendikal haklara saygının temel önemde olduğunu gösterecektir. Gerçekten de, Afrika, sendikacılığın en iyi biçiminin örneğini vermiştir. Bu örnek, Güney Afrika sendikacılık hareketinin, ırk ayrımcılığına karşı verilen mücadelede oynadığı roldür.

Güney Afrika'daki yönetimi deviren, Uluslararası Hür İşçi Sen­dikaları Konfederasyonu'nun ve Uluslararası Çalışma Örgütü'nün desteğiyle, sendikalar ve üyeleridir. Güney Afrika sendikaları, ırk ayrımcılığını barışçıl bir biçimde sona erdirmeye yönelik bir strateji izlemişler ve böylece yeniden bir uzlaşmayı ve demokrasinin kurulmasını olanaklı kılmışlardır.

Sendikalar günümüzde yeni bir Güney Afrika yaratma mü cadelesinde aynı özveriyi gösteriyorlar ve böyle yapmalarını, demokratik olarak seçilmiş yönetimin çalışma mevzuatında Uluslararası Çalışma örgütü Sözleşmeleri doğrultusunda değişiklikler yapmakta ol­ması olanaklı kılıyor."

"Afrika'nın potansiyelinin gerçekleştirilmesi, Afrikalıların yoksulluktan kurtulma mücadelesinde karşı karşıya bulundukları engelleri aşacak biçimde demokrasinin güçlendirilmesini gerektirmektedir. Uluslararası dayanışma, istihdamı ve ücretleri artıracak, eğitim ve sağlık düzeylerini yükseltecek ve çürümüşaskeri ve tek parti dik­tatörlükleri tarafından günümüzün kuşakları üzerine yıkılan borç yü­künü ortadan kaldırmayı amaçlayan politikalar üzerinde yoğunlaşmalıdır.

Afrika sendikacılık hareketinin, geçmişin kalkınma modellerinden kopmak için gerekli yaygın desteği sağlayacak politikaların tasarımlanmasında ve uygulanmasında önemli rolü olacaktır. Yal­nızca devletin ekonomiye müdahalesinin sona erdirilmesini ve özel­leştirmeyi ele alan bir yaklaşım, kamu yetkililerinin rolüne ilişkin gü­venin yeniden oluşturulmasını sağlamada yetersiz kalacaktır.

Kamu yetkilileri uzunca bir süre, ayakta kalabilmek için ulusal, kabilesel ve uluslararası Soğuk Savaş düşmanlıklarını sömürmüş ve kendi gücünü abartan seçkinlerin aracı' olmuştur. Afrika'da reformlar ve ekonomik canlanma konusunda uygulanacak başarılı herhangi bir stratejinin temel dayanağını, insan haklarına ve sendikal haklara saygı oluşturacaktır."

"Latin Amerika, 1980'li yılların başlarının borç bunalımmdan kurtulabilmek için mücadele etmiştir; ancak hala yoksulluk ve servetin aşırılıklarının yaşandığı bir bölgedir.

Brezilya, özel jetler açısından dünyanın en büyük ikinci pazarıdır. Diğer taraftan, Brezilya'da nüfusun yüzde 47'si had safhada bir yoksulluk içinde yaşamaktadır. 5 yaşın altındaki 1 milyon 250 bin dolayındaki çocuk kötü beslenmektedir ve ilkokul çağındaki 3 mil­yondan fazla çocuk okula gitmemektedir. Çok sayıda çocuk, so­kaklarda çöp toplayarak yaşamlarını sürdürecek biçimde terkedilmiştir ve cani çetelerin kurbanı olmaktadır. Birleşmiş Milletler Kalkınma Programına ve Amerika Kalkınma Bankasına göre, Brezilya en yük­sek gelirlerden en düşük verginin alındığı ülkedir."

"Latin Amerîka'daki gerçek ücretler, % 5 ile % 20 arasında düştükten sonra, son zamanlardan yeniden yükselmeye başlamıştır. Ancak gerçek ücretler 1980 yılındaki düzeylerin hala gerisindedir. As gari ücret, günümüzde .1980 yılındakinin yalnızca dörtte üçü kadardır. Bölgedeki çeşitli ülkelerde resmi işsizlik oranı % 10'a, yada daha üstüne yükselmiştir.

Ayrıca, düzenli çalışılan işler azalırken, enformal sektör büyümektedir. 1995 yılında yaşanan Meksika ekonomik bunalımının da gösterdiği gibi, bu bölgedeki işçiler, kısa vadeli spekülasyonun gel­gitleri karşısında hala büyük ölçüde korumasızdır. Düşük ücretlilerin satınalma gücünü artırma ve eğitim ve konut alanında toplumsal ya­tırım konularında yaşanan acil gereksinime karşın, hükümetler ve İMF tarafından belirlenmiş sıkı bütçe deheilerinden herhangi bir sapma döviz piyasaları tarafından cezalandırılmaktadır.

Bunun anlamı, toplumsal istikrar için gerekli olan hayati önlemlerin, mali, istikrarsızlığı azaltmaya yönelik politikalarca kısıtlanmakta olduğudur. Eğer Uluslararası Finans Kurumları gerçekten Afrika kıtasının ekonomik canlanma için sağlıklı bir temel oluş­turmasını .istiyorsa, istikrarlı bir ekonomik büyüme doğrultusundaki tüm çabaları hala engelleyen ağır bir borç yükünün azaltılmasına ça­lışmalı ve temel toplumsal harcamaları kısmak yerine vergi sistemini geliştirmeyi vurgulamalıdır."

"Birçok kadının erkeklerden daha yüksek düzeyde bir eğitim görmüş olmasına karşın, kadınlar hala düşük ücretli mesleklerde yoğunlaşmış durumdadır. Kadınlar yeniden yapılanmadan ve kamu sek­töründeki kısıntılardan erkeklere göre daha fazla etkilenmiştir ve ka­dınların daha büyük bir oranı enformal sektörde güvencesiz işleri yapmaya başlamıştır.

Kadınlar arasında kısmi süreli çalışma da artmaktadır. Sendikal hakların kısıtlandığı ve çalışma koşullarının yasaların koruması dışında olduğu sektörlerde çalışan işçilerin çoğunluğunu kadınlar oluş­turmaktadır. Örneğin, Meksika'da bu nitelikteki işyerlerinde çalışanların % 77'si kadınlardır."

"Latin Amerika'da sürekli nitelikteki bir sorun, sermaye açısıdır ve bu durum hükümetlerin bu bölgedeki zengin kesimin dolarlarını geri getirme ve bölgede tutmaya yönelik politikalar izlemelerine neden olmaktadır. İşgücünün Kuzey Amerika'ya, Avrupa'ya ve sınır bölgelerindeki korumasız İşyerlerine kaçışı da aynı derecede tehlikeli bir olgu olmakla birlikte, henüz gereken ilgiyi çekememiştir.

Ailelerin geçimi, evlerinden uzakta düşük ücretli, kirli ve tehlikeli işler yapan gençlerin kazançlarının kendilerine gönderilmesine bağ Iıdır. Göçmen işçilerle ilgili olarak gözönünde bulundurulması gereken politikada, bir yanıyla bu kişilerin ayrımcılığa ve sömürüye kafşi korunması, diğer yanıyla bü kişilerin kendi ülkelerinde iş olanaklarının yaratılması ve güvenlikli bir ortamın sağlanmasıdır."

"Latin Amerika'deki sendikacilık hareketi gücünü sürdürmektedir ve siyasi bölünmeler mirasını sürekli olarak aşmaktadır. Ancak sendikacılık1 hareketinin toplumdaki rolü, birçok ülkede demokratik yö­netimlere dönülmesine karşın, hala sorgulanmaktadır.

Latin Amerika'da hükümetler, geleneksel olarak ve büyük ölçüde de ekonomiye devletin müdahalesinin uzun tarihinin bir sonucu olarak, kapsamlı yasal düzenlemeler aracılığıyla endüstriyel ilişkileri merkezileştirmeye çalıştılar. Yasal düzenlemeler, kurumsal olarak, iş­verenlerin uygun ücretler ödemesini ve uygun çalışma koşulları sun­masını zorunlu kılıyordu.

Sık sık gözardı edilmesine veya yalnızca hükümetlerin çabasıyla uygulanmasına karşın, çalışma mevzuatı formei sektörde ça­lışan işçilerin çoğu için merkezi düzeyde görüşmeler yoluyla belirlenen bir hizmet akdi biçimindeydi. Özelleştirme ve devletin ekonomiye müdahalesinin azalması yoluyla hükümetlerin müdahalesinin sürekli olarak azalmasına bağlı olarak, çalışma mevzuatının içeriğini ve kapsamını zayıflatma doğrultusunda sürekli bir baskı yaşanmaktadır.

Bu gelişim sendikalar açısından önemli bir kaygı nedenidir. Çünkü bu alanda değişiklikleri gerçekleştirmek İsteyenler genellikle sendikalara karşı düşmanca bir tavır içindedir."

"Baz* hükümetler enflasyona bir istikrar kazandırabilmek ve ödemeler dengesi açıklarını azaltabilmek amacıyla çeşitli toplumsal anlaşma türleri aracılığıyla sendikaların işbirliğini sağlamaya çalışmışlardır.

Ancak birçok ülkedeki işverenler, cesur yerel sendika temsilcilerini ve hakimlerini ve işçilerin ve köylülerin temel haklarını sa­vunan avukatları kaçırmak ve öldürmek için çete kiralamaya hazırdır."

"Latin Amerika bölgesi, işçi haklarının her gün sorumsuz işletmelere istismar edildiği ihracata dönük üretim bölgeleriyle doludur. Bu işletmeler çoğunlukla Kuzey Amerika piyasası için üretimde bu­lunmaktadır. Bu tür kapitalizm istikrarlı ekonomik ve toplumsal kal­kınmayı yok etmekte ve birçok toplumu ve hatta tüm ülkeleri bir sö­mürü çevriminin içine düşürmektedir.

Demokrasinin yeniden kurulmasından sonra bile, birçok ül­kedeki hükümetler zengin ailelerin ve çok uluslu şirketlerin çıkarlarının hakimiyeti altındadır. Özel sektörde çürüme yaygınken, açık­ladıklarından çok gizlediklerinde çıkarları olan medya şirketleri, ge­nellikle yalnızca kamu sektöründeki istismarları kamuoyuna yansıtmaktadır,

Bu eğilimlerin tersine çevrilebilmesi, kamu hizmetlerinin ve si­yasi partilerin dar işadamları çıkarlarından çok daha fazla bağımsız ol­malarını sağlayacak şekilde hükümetlerin rolünde yeni bir dü­zenlemeyi gerektirmektedir."

"Hükümetlerin, sürdürülebilir bir ekonomik büyümeyi sağ­layabilmek için gerekli olan toplumsal ortaklıkta yapıcı bir rol oy­namaları için işverenler üzerinde baskı uygulamalıdır. Merkezileştirilmiş pazarlık, ücret artışının ekonomik canlanmayı sağlamayı ve yoksulluk ve işsizlikle baş edebilmeyi amaçlayan genel ekonomikve toplumsal politikalarla tutarlı olmasını sağlayabilir.

Aynı zamanda yerel düzeyde pazarlığa bir süreç içinde geçiş, sendikaların ve işverenlerin, çalışma koşullarının geliştirilmesi ve üret­kenliğin arttırılması amacıyla işyerinde değişiklikler konusunda an­laşmalarına da yardımcı olabilecektir. BunJarın hiçbiri, sendika ör­gütçülerinin şiddetten ve saldırılardan korunmaması durumunda gerçekleşmeyecektir.

Hükümetler ve işverenler, Latin Amerika bölgesindeki hassas ekonomik büyümeyi tehdit eden toplumsal çelişkilerin altında yatan nedenlerin kavranmasında ve aşılmasında sendikaların temel rolünü kabul etmelidir."

"Asya bölgesi, birbirini izleyen son on yıllık dönemde dünyanın herhangi başka bir bölgesinden daha hızlı bir ekonomik büyüme ger­çekleştirmiştir. Ancak bu bölgede kesinlikle yoksul olarak sı­nıflandın labilecek insan sayısı da, dünyanın herhangi başka bir böl­gesinden daha fazladır.

Hindistan'da, Çin'de ve Endonezya'da birbuçuk milyardan fazla insan günde bir dolardan daha az bir para ile geçimlerini sağlamak zo­rundadır. Hindistan'da işgücündeki artışı karşılamak amacıyla her yıl yaklaşık 7 Milyon yeni iş olanağının yaratılması gerekmektedir; had safhadaki yoksulluk içinde yaşayan insanların sayısının azaltılabilmesi için yılda % 5'in üzerinde bir oranda bir ekonomik büyümenin gerçekleştirilmesi gerekmektedir."

"Uluslararası Çalışma Bürosu'na göre, 1980'li yıllarda bazı Doğu ve Güney Doğu Asya ülkelerinde, tarımda faal olan nüfusun oranı azaldıkça ve imalat sanayii ye hizmetlerdeki istihdam arttıkça, ücretler yılda ortalama yüzde 5 oranında artmıştır. Ancak kırsal bölgelerden kentlere doğru bu .hızlı akış çok büyük sorunlar yaratmaktadır.

Bu sorunlar arasında, modern Jsentsel ekonominin ve endüstriyel ekonominin desteklenmesi için gerekli olan altyapı yatırımlarındaki büyük yetersizlik bulunmaktadır. Asya mucizesi adı verilen durum, ağırlıkla ihracat için üretim yapan hafif montaj imalat sanayindeki hızlı büyüme ve tarımsal üretkenlikteki sürekli artış üzerine inşa edilmiştir. Bu bölgede hızla gelişen ihracata yönelik üretim bölgelerinin çoğu, yatırımcılar açısından bir teşvik unsuru olması amacıyla, sendikal örgütlenmeleri önleyecek biçimde düzenlenmiştir."

"Genç kadınların emeği, ihracata yönelik endüstrileşmenin köşe taşı olmuştur. Yabancı yatırımcılar, bu kadm İşçilerin düşük ücretlerinin ve el becerilerinin avantajından yararlanabilmişlerdir. İmalat sanayiindeki istihdamda kadınların payı bazı ülkelerde yüzde 80'i aş­maktadır. Özellikle en hızlı ekonomik büyümeyi gerçekleştiren ül­kelerdeki durum budur.

Bu endüstriler kadınlar için geçmişte örneği görülmemiş istihdam olanakları yaratmıştır ve bu istihdam kırsal bölgelerdeki yoksulluktan kaçma çabası içindeki kadınlar için önemlidir. Ancak çalışma koşulları genellikle zor ve tehlikelidir ve çalışma süreleri uzundur. Yir­mili yaşları aşan kadınların çok azı bu işlerde çalışmayı sür­dürebilmektedir. Çünkü işverenler, evlenen ve yeni bir aileye sahip olanları işten çıkarmaktadır.

Birçok kadın, üretimin hızı, tehlikeli maddelere maruz kalma ve işin kendisini sürekli tekrarlayan niteliğinden kaynaklanan kazalar nedeniyle fiziksel olarak tükenmiş de olabilmektedir. Kalkınmada yoğun işçi sömürüsüne dayanan işletmeler çizgisi birçok kayıplara yol aç­makta ve ülkelerin uzun vadeli gelişimini zayıflatmaktadır.

Güney Asya ülkelerinde kadın işçilerin çoğunluğu hala tarımsal istihdama bağlıdır. Bu insanJar, aileye ait topraklarda ücret almadan çalışmakta ve dönem dönem ücretli olarak mevsimlik işçilik yapmaktadır.:

Diğer bölgelerde olduğu gibi, Asyalı kadınlar da özelleştirmeden ve kamu sektörünün daraltılmasından erkeklere göre daha fazla olum suz etkilenmiştir. Evlerde gerçekleştirilen üretimde ve taşeronlukta da bir artış olrhuştur."

"Bölgedeki ülkelerin birçoğundakî sendikalar, hükümetlerin kont­rolündeki bir yasal çerçevede faaliyet göstermek zorundaydı. Vasıflı işçileri temsil eden sendikalar istihdam açısından belirli bir güvenceye sahipti ve üyelerinin gerçek ücretlerini artırabiliyordu. Ancak vasıfsız işçilerin örgütlenmesi, işçilerin örgütlenme hakkını güvence altına al­mayan yasalarca korunan işverenler tarafından baskıyla engellenebiliyordu. u

"Gelişmekte olan: diğer bölgelerle karşılaştırıldığında, Doğu ve Güney-Doğu Asya işverenlerinin bir özelliği; karlarını ülke dışındaki güvenceli bankalara kaçıran değil, fakat işletmelerini genişletmede kullanan güçlü bir işadamları kuşağına sahip olmasıdır. Asya'da işçi-işveren ilişkilerinde hakim olan geleneksel saygı ve görev, kültürü de çözülmeye başlamıştır. Profesyonelce eğitilmiş yeni bir işletme yö­neticileri kuşağı denetimi.eline geçirmektedir.

Şirketler, bölgenin yeni .geljşen sermaye piyasalarında ulus­lararası düzeyde hareketli yatırım sermayesi ile rekabet etmeye baş­lamaktadır. Yeni bir Asya işçileri kuşağıda bağımsız bir biçimde temsil edilebilme ve ayrımcılığa maruz bırakılmama konularındaki haklarını giderek daha fazla istemektedir. Hükümetler, hukuka dayalı daha açık ve demokratik bir toplumun kalkınma için temel önemde olduğu ger­çeğiyle karşı karşıya bulunmaktadır."

"Dünya nüfusunun beşte birini barındıran Çin, bu modelin önemli istisnasıdır. Çin'de Parti ve Ordu, demokratikleşmenin, ana güç merkezleri üzerindeki otoriter yönetimlerini sona erdireceğini bil­mektedir. Ancak, toplumsal gerginliklerin kontrol altında tutulabilmesi, hızlı bir ekonomik büyümenin gerçekleştirilmesi ve bunun için de özel sektörün teşvik edilmesini gerektirmektedir.

Bu durumun bir sonucu olan ve polis devleti ile acımasız ka­pitalizmin istikrarsız bir ittifakını oluşturan durum, yalnızca patlamaya hazır bir toplumsal ve siyasal karmaşa olmakla kalmamakta, fakat aynı zamanda demokratik yoldan kalkınma yolunda ilerlemeye çalışan komşu ülkeler için de yıkıcı bir rekabet aracına dönüşmektedir.

İş Uyuşmazlıklarına ilişkin yoğunlaşan raporlar, yeni Çin Hü­kümetinin "sosyalist piyasa ekonomisi" adını verdiği modelin, insan hakları ihlalleri konusunda kaygılanan ICFTU gibi uluslararası ku­ruluşların yanı sıra, Çin içindeki çalışanlar tarafından da sor­gulandığım göstermektedir." 

"Berlin Duvarının yıkılmasından beş yıl sonra, Orta ve Doğu Avrupa ülkelerinde komünist sistemden çıkışın ve bu ülkelerin dünya ekonomisi ile tam bir bütünleşmesi için gerekli olan reform ve uyumun, beklendiğinden çok daha uzun ve. çok daha zor olacağı genellikle kabul edilmektedir.

Geçiş sürecindeki birçok ülke, IMF ve Dünya Bankası ramlarının belirlediği koşullarca özelleştirmeye temel. kamu hizmetlerinin özelleştirilmesine ve istikrar önlemleri üzerinde yoğunlaşmaya zorlanmıştır. Ticaret yasasının ve sosyal güvenlik reformunun en temel yönleri bile genellikle ikinci aşamaya bırakılmıştır. İşçiler açışından, eski rejimin devrilmesinin: acı .ödülü sık sık ücret kesintileri, işsizlik ve sendikaları dışlama çabalan olmuştur.

Resmi istatistiklere göre,bu ülkelerin çoğunda işsizlik yüzde 10'un üstündedir, İşsizlerin yaklaşık yarısı bir yılı aşkın süredir işsizdir. Yaşlı işçiler ve kadınlar işgücünden ayrılmaktadır ve sayıları belirlenemeyecek kadar çok sayıda insan kayıt dışı işlerde çalışmaya başlamaktadır

Aynı zamanda sağlık, eğitim, konut, enerji ulaştırma ve diğer tejnel gereksinimlerin giderlerinde de ani artışlar olmuştum Bütün bunlara ek olarak, geçmişte büyük yerel sosyal yardım ağları sağlamış olan eski şirketlerin birçoğunun çöküşü, ailelerin toplumsal istikrarını da tehdit etmeye başlamıştır. Yoksulluk çarpıcı bîr biçimde artmıştır."

"Bu yoksulluğun yanı sıra, bu. geçişi kendi avantajlarına kullananlar da olmuştur. Özelleştirme konusunda uygun mevzuat çerçevesinin olmaması sayesinde bir yeni sınıf ortaya çıkmış ve sık sık eski seçkinlerin ilişkilerini ve mali ayrıcalıklarrnijstişmar ederek zen­ginleşmişlerdir,

Bu kişiler en karlı bankaların, özelleştirmenin, yatırım fonlarının ve şirketlerin en güçlü hissedarları olmuşlar, ülke düzeyindeki resmi görüşme mekanizmalarının dışında kalmışlardır, Bazı Orta ve Doğu Avrupa ülkelerindeki çok uluslu şirketler güçlü lobiler oluşturmuşlar ve genellikle sendikaları tanımaktan ve sendikalarla pazarlığa girmekten kaçınmışlardır,

Bu yeni seçkinlerin aşın lüks ve gösterişe dönük tüketimi bir toplumsal dağınıklık, moral bozukluğu ve güvensizlik yaratmıştır. Sen­dikalar sürekli olarak mevzuattaki boşluklar, işveren örgütlerinin temsil niteliğindeki zayıflık, seçmenlerin hayal kırıklığı ve artan istikrarsızlık konularında ilgilileri uyarmışlardır. Bazı hükümetler ve önemli uluş lararası kurumlar ve kuruluşlar gecikmiş bir biçimde ancak şimdi bu geçiş sürecinin toplumsal boyutuna dikkat etmeye başlamışlardır”

"Orta-ve Doğu Avrupa ülkelerindeki kadınlar tam gün çalışmayı hala bir kuraf olafak kabul etmeyi sürdürmektedir. Ancak, kadınlar işizlikten erkeklere göre daha fazla etkilenmiştir. Kadınlar genellikle hafif endüstride ve hizmetlerde yoğunlaşma eğiiîrttindedirler. Bu durum onların istihdam ojariaklarının artmasına katkrda bulunmuştur. Ancak, bunlar genellikle düşük ücretli sektörler ve iş olanaklarıdır.

Bankacılık ve turizm gibi bâzı yeni hizmetler sektörü faaliyetlerinde erkek istindamı kadın istihdamından daha hızlı artmıştır. Kadınların işgücüne katılımını etkileyen diğer bir gelişme ise, devlet işletmelerinin çökertitmesinin bir sonucu olarak çocuk bakımı bi­rimlerinin kapatılmış olmasıdır."

"Orta ve Doğu Avrupa ülkelerindeki sendikalar, özelleştirme de dahil olmak üzere, büyük ölçekli reformun gerekliliğini genel olarak kabuf etmişlerdir. Buna karşılık, hem ülke içindeki ve hem de uluslararası düzeydeki özel yatırımcılar özgür sendikal örgütlülüğe karış genellikle düşmanca bir tavır takınmışlardır.

Sendikalar yaşanan değişimi hızı ve boyutu ve bu reformlardan en kötü şekilde etkilenenlere yardımcı olacak yetersiz toplumsal programların uygulanması üzerinde herhangi bir etki yaratamayacak bi­çimde dışlanmışlardır. Bu uygulama, özellikte istikrar bütçelerinin et­kileri, refah ve sosyal hizmet sisteminin aşınması, özelleştirme konusundaki yetersiz planlar ve toplumsal ortaklık ve diyalog alanında sağlıklı ilişkiler kurulmasındaki başarısızlık ve benzeri alanlarda hükümetlerle sayısız çalışmalar yaratrnrştır.

Hükümetlerin: reform konusunda bir halk desteği için geniş bir taban yaratma olanağı birçok durumda israf edilmiş, bu durum eko­nomik canlanmayı, yeni kazanılmış demokratik anayasalara duyulan güveni ve demokratik devrimlerin umutlarını ve beklentilerini önemli ölçüde zayıflatmıştır. Bu durum, daha da karanlık renklerle, Sovyetler Birliği'nin çöküşünden sonra ortaya çıkan yeni devletlerdeki havayı da anlatmaktadır."

"Küresel toplumsal kriz günümüzde dünyanın en gelişmiş ekonomilerine uiaşmıştir. 1980'li yılların başlarındaki ekonomik durgunluğun yüksek İşsizlik oranları, çok acı verici bir yavaşlıkta bir hızla düşmüştür. Özellikle Batı Avrupa'da işsizlik oranı hala yüzde 10'un üs­tündedir ve Japonya'da da artmaktadır.

Dünyanın en büyük ekonomisi .'olan Amerika Birleşik Devletleri'nde ortalama ücretler on yıldır aynı düzeyde kalmaktadır ve düşük ücretliler ve en vasıfsızların ücretleri gerçekte düşmektedir. Sosyal güvenliğe ve sosyal yardımlara dayanarak yaşayanların sa­yısındaki artışla birlikte.birçok hükümet en yoksullara yapılan öde­melerin düzeyini düşürmüş ve kapsamını daraltmıştır. Birçok ülkede hükümetin eğitim ve sağlık harcamaları da kısılmıştır."

"Buna karşılık, zenginlerin vergilerinde yapılan indirimler ve üst düzey şirket yöneticilerinin ücretlerindeki büyük artışlar, son yarım yüzyıllık dönemde ilk kez zenginlerle yoksullar arasındaki farkı daha da büyütmüştür. Ekonomik büyümenin sağladığı yararlar, toplumun en alttaki üçte birlik bölümüne aktarılmamıştır.

Bütün bu baskılar,, ırkçılığın ve yabancı düşmanlığının bü­yümesini körüklemiş ve işçilerin ve sendikaların çıkarlarına düş­manca bir-tavır içindeki aşırı sağcılar yerel ve hatta ulusal dü­zeylerdeki seçimJerde önemli sayıda oy alabilmişlerdir."

"İşi olanlar açısından güvencesizlik yoğunlaşmış ve gü­vencesizliğin kapsamı genişlemiştir. Aralarında şirket yöneticilerinin de bulunduğu en vasıflı personel içinde bazılarrının işten çıkarılması ve bunların çok azının iş bulabilmesi sıradan bir olay hafine gelmiştir.

İmalat sanayiinde ve hizmetler endüstrilerinde kısa süreli ça­lışma, kısmi süreli çalışma ve taşeronlara bağlı olarak çalışma art­maktadır Tüm bu gelişmeler, özellikle birçok ailenin gelirinde önemi giderek artan kadınları etkilemektedir.

Kitle halinde işten çıkarmalar öncelikle, sendikaların iyi ücretler ye çalışma koşularını toplu iş sözleşmeleri aracılığıyla yerleştirdiği büyük imalat sanayi işyerlerini ve benzeri işyerlerini etkilemektedir. Buna karşılık, yaratılan yeni iş olanaklarının çoğu, sendikaların ör­gütlenmesinin daha zor olduğu ve uygun olmayan ücret ve çalışma koşullarıyla ünlü göreceli olarak küçük hizmetler sektörü şır-ketlerindedir.

Kamu sektöründeki bir iş olanağının iş güvencesi sağladığı gün­ler gerilerde kalmıştır. Günümüzde endtistrileşmiş dünyadaki hü­kümetler kamu hizmetlerini özelleştirmekte veya taşerona dev­retmekte ve geride kalan işçilerle ilgili olarak da ücretler konusunda katı uygulamalara gitmektedirler."

"Endüstriyel yapıda ve işgücü piyasasındaki değişiklikler ka­dınların hizmet faaliyetlerindeki istihdamında bir artışa yol açmakla birlikte, yaratılan yeni !ş olanaklarının büyük bir bölümü "atipîk"tir ve kısmı süreli çalışma, arızi çalışma veya evde çalışma gibi,: güvencesiz çalışma biçimleridir.

Kadınların .vö' erkeklerin işgücü piyasasında katılım biçimleri hala farklıdır ve tüm ülkelerde meslek, beceri ve ücref açılarından bir cinsiyet farkı bulunmaktadır. Örneğin, kısmi süreli iş olanaklarının yaklaşık yüzde 60: i|e 80 arasında değişen bölümü, kadınlar tarafından üstlenilmiştir,

Erkeklere ait işler ve kadınlara ait işler konuşunda değişik değerler sürdürülmektedir. Kadınların hakim olduğu mesleklerin çoğunun ana özellikleri, düşük statü, düşük ücretlendirme ve beceri ka­zanma, terfi veya eğitim açısından sınırlı potansiyeldir."

"Birçok sağcı hükümet, hizmet akitlerinde asgari koşulları belirleyen iş yasalarına saldırmayı yeğlemiştir. Asgari ücretler, kıdem tazminatı ve ihbar önelleri özellikle hedef plmuştur. Bazı ülkelerde ve özellikle de İngiltere ve Yeni Zelanda'da hükümetler sendikaları ve toplu- pazarlık düzenini zayıflatabilmek amacıyla endüstriyel ilişkiler yasalarında önemli değişiklikler yapmışlardır.

Serbest; piyasacı politikacılar, eğer endüstrileşrhiş ülkeler işsizlere . yeniden iş yarâtacaksa veya günümüzde dünya rekabetinin gerekli kıldığı emek esnekliği sağlanacaksa, bu önlemlerin temel dö­nemde olduğunu ileri sürmektedir.

Ancak ücretlerin, üretkenlik. ve kar oranları artışından daha yavaş bir hızda arttığı on yıllık bir dönemden sonra, serbest piyasacı ve sendika karşıtı politikaların hakim olduğu bu ülkelerde iş olanaklarında istikrarlı bir büyümenin gerçekleştirildiği ve rekabet gücünün arttırıldığı konusunda bir kanıt bulunmamaktadır."

"Tam tersine diğer birçok OECD ülkesi ekonomik ve toplumsal politikaların dengelenmesi gibi zor bir görevin yerine getirilmesinde toplumsal ortaklığın ğüeün.edayanmaktadır. ..

OECD'ye üye 26 devletin üçte ikisinden fazlası, enflasyona, döviz kurlarına ve bütçeye istikrar kazandırmaya yönelik politikaların temel unsuru, olarak ücret artışları konusunçla genel olarak üzerinde anlaşma sağlanmış bir çerçeve oluşturmada sendikaların desteğini sağlamaya çalışmaktadır. Bazı topiumsa!, anlaşmalarda, eğitim ve diğer aktif işgücü piyasası politikaları aracılığıyla İstihdam artışını sağlamaya yönelikıöniemler de bulunmaktadır."

       "Amerika Birleşik Devletleri'nde  zenginler  ile yoksullar ara sındaki fark büyüktür. Son zamanlarda yapılan araştırmalar, bu farkın diğer herhangi bir yerden daha hızlı bir biçimde büyüdüğünü gös­
termektedir.   .                                                     

1980'İi yıllarda gelirlerdeki artışın d'örte üçü, ailelerin en tepedeki % 20'sine gitmiştir. Ülkenin bu eh zengin % 20'lik bölümü, gü­nümüzde ülkedeki servetin %55'inden fazlasını kontrol etmektedir. Amerikan, ailelerinin geride kalan % 8Q'i İse geriçle kalanı bölüşmektedir.

Amerika Birleşik Devletleri'nde ailelerin en zengin %1’lik bölümü ülkenin toplam Servetinin yaklaşık % 40'ını denetimleri altında bulundurmaktadır. Bu oran, Avrupa'da en büyük eşitsizliğin bulunduğu İngiltere'nin iki katıdır. Almanya'da yüksek ücretli aileler, düşük ücretli ailelerin yaklaşık 2,5 katı kazanmaktadır, Amerika Birleşik Devletleri'nde bu miktar yaklaşık 4 katıdır ve daha da artmaktadır.

Ortalama bir Amerikan işçisinin yaşam standardı düşmeye devam etmektedir. Amerika'da üretimde çalışan işçilerin gerçek ücretleri son 20 yıllık dönemde % 20 oranında gerilemiştir. Bu süreçte milyonlarca çağdaş ve iyi ücret verilen iş olanağı ortadan kalkmıştır.

1947 ile 1973 yılları: arasında Amerikan işçilerinin ortalama geliri iki katından fazlaya yükselmiştir. Ücretliler içinde eh alttaki yüzde 20'lik bölüm bu süreçte en büyük artışı sağlamıştır. Ancak 1973 yılından beri ortalama gelirler yaklaşık % 5 oranında düşmüştür ve en düşük gelirli % 20'lik bölüm bu düşüşten en fazla etkilenendir. Bu dö­nemde gelirlerde sağlanan artışın % 40'dan. fazlası en zengin % 1'lik bölüme gitmiştir.

İngiltere'de ise yaklaşık 17 yıllık muhafazakar hükümetler, yok­sullumun ve eşitsizliğin arttığı ve eğitim ve sağlık hizmetleri standartlarının da sürekli olarak gerilediği bir toplum yaratmıştır. Ülkenin en zengin % 10'luk bölümünün ulusal servetten aldığı pay 1976 yı­lında % 50 iken,1989 yılında% 53'e yükselmiştir.

Bu gelişim, daha önceki elli yıllık dönemde servet dağılımının daha eşitlikçi olma doğrultusundaki eğilimi tersine çevirmiştir. İngiltere'de nüfûsun en tepedeki %1'lik bölümünde (yaklaşık 600 bin kişi) 1989 yılında İki kişi başına ortalama servet, 450 bin dolardır.

Nüfusun en (epedeki % 10'luk bölümünün geliri 1971 ile 1992 yılları arasında % 62 oranında artarken, en yoksul %10'luk bölümünün geliri aynı dönemde% 17 oranında azalmıştır.

Gelişmekte plan bazı ülkelerde ise nüfusun en tepedeki % 20'lik bölümünün tüketimi ile en alttaki % 20'lik bölümünün tüketiminin bölünmesi şöyle bir tablo ortaya çıkarmaktadır: Hindistan'da en zengin % 20'nin tüketimi, en yoksul % 20'nin tüketiminin 4,5 katıdır.

Bu katsayı Endonezya'da 4.9, Ürdün'de 7.3, Meksika'da 13.6, Zimbabwe'de i 5f6, Tanzanya'da 26.1 ve Brezilya'da ise 32.1 'dir."

Rapora göre Dünyada Küresel işbölümünün yarattığı değişiklikler ve bunların Sonuçlan aşağıdaki gibidir:

"Dünyada çalışan 2.5 milyar insanın 1.4 milyarı, kişi başına ortalama yıllık gelirin 695 doların altında olduğu: gelişmekte olan ülkelerde yaşamaktadır. En az gelişmiş ülkelerdeki her'beş işçiden üçü tarlalarda çatışmaktadır ve bunların çoğunun kendi ufak çiftlikleri bu­lunmaktadır. En az gelişmiş ülkelerde çalışanların % 22'lik bölümü ise enformal sektördedir. Çalışanların yalnızca %15'lik bölümü hizmet ak­dine sahiptir ve bunların çoğu kentsel bölgelerdeki fabrikalarda veya hizmetler sektöründe çalışmaktadır.

      Gelişmekte olan ülkelerin orta gelişmişlik düzeyindekilerinde işgücünün yaklaşık yansının endüstri ve hizmetler sektörlerinde forma sektörde ücret karşılığı çalışılan bir işi vardır. Bu ülkelerde çalışanların üçte birinden azı tarım sektöründedir ve yaklaşık beşte biri kırsal kesimde veya kentsel kesimde enformal sektörde istihdam edilmektedir.

      Endüstrileşmiş ülkelerde çalışanların yalnızca % 4'lük bölümü çiftçilik  faaliyetleriyle   uğraşmaktadır.   Çalışanların   büyük  bir  çoğunluğunun hizmet akitleri vardır. Bazı ülkelerde ise kendi adına ve    hesabına çalışma yaygınlaşmaktadır.

Dünya ölçeğinde bakıldığına, işsizlerin sayısı 120 Milyona ulaşmaktadır. Ancak yaklaşık 600 Milyon kişinin yıl boyunca düzenli bir işi­nin veya gelirin olmadığı tahmin edilmektedir.

Kırsal bölgelerden: kentsel bölgelere nüfus akımı devam etmekte, hizmetler sektöründeki iş olanakları, imalat sanayiindeki iş ola­naklarından daha hızlı artmaktadır.

Son otuz yıllık dönemde toplam istihdam içinde hala yüksek bir paya sahip olan tarımın payında sürekli bir düşme yaşanmıştır. Suna karşılık, hizmetler sektöründeki iş olanaklarının payında bir artış olmuştur. Dünya ölçeğinde tüm iş olanakları içinde endpstrlye! istihdamın payı%19'dan % 17'ye gerilemiştir

Son otuz yıllık dönemde endüstrileşmiş ülkelerde toplam istihdam İçinde endüstriyel istihdamın payı % 37’den %26 ‘ya gerilerken, gelişmekte olan ülkelerde %1'den %14'e yükseliştir. Bu artışın büyük bir bölümü, doğu ve güney doğu Asya'da gerçekleşmiştir. Bu bölgede endüstriyel istihdamın payı 1965 yılında %9 iken, günümüzde %18 olmuştur. Günümüzde gelişmekte olan ülkelerdeki imalat sanayiişçilerinin sayısı endüstrileşmiş ülkelerdeki imalat sa nayii işçilerinin sayısından fazladır ve gelişmekte olan ülkelerdeki bu işçilerin: çoğ, ihracata yönelik serbest üretim: bölgelerinde çalışmaktadır." 

"Dünyadaki işgücünün önümüzdeki otuz yıllık dönem boyunca 1.2 Milyar daha artacağı tahmin edilmektedir. Eğer yoksulluk azaltılacaksa öncelik verilmesi gereken konuu, gelişmekte olan ülkelerin yoksul çiftçilerin üretkenliği ve gelirlerini artırmaktadır. Tarımsal ticaretin liberalleştirilmesi bu sürece katkıda bulunacaktır.

Ancak bunu başarabilmek için, toprak reformu, ulaştırma ve gelişmekte olan ülkelerde çiftçilikte emeğin büyük bir bölümünü gerçekleştiren kadınlara karşı ayrımcılık gibi sorunlarla başedebilmek için büyük bir çabanın da aynı anda gösterilmesi gerekmektedir. Ancak, gelişmekte olan ülkelerdeki işsizlik sorunun un boyutları, toplumsal bir felaketin önlenmesi için yüzfflilyonlarca yeni iş olanağının "yaratılmasını zorunlu kılmaktadır.

Dünya: üretiminin: yaklaşık yarısına endüstrileşmiş ülkelerin hakim olduğu bir dönemde bunu başarabilmek, dünya ekonomik büyümesinde dengeN ve sürdürülebilir bir modelin hakim kılınmasını sağlayabilmek için günümüzde mevcut olandan daha fazla olumlu uluslararası önlem gerektirmektedir."

Endüstrileşmiş ülkeler yeni iş olanaklarının yaratılması sounlarıyla karşı karşıya- kalacaktır, endüstrileşmiş ülkeler günümüzde Asya'nın, hızlı büyüyen gelişmekte olan ekonomileriyle ticarete ve özellikle de makina tezgahlan gibi sermaye mallarına olan talebin karşılanmasına önem vermektedir.

Ancak endüstrilleşrniş ülkelerle olan ticaret, ihracat için yaptıkları üretimin büyük bir bölümünü oluşturmaya bir süre daha devam edecektir. Fakat, Uruguay görüşmeleri ile kabul edilen ticaretin liberalleştirilmesi önlemleri uygulamaya konuldukça ve ayrıca sermayenin hareketi: üzerindeki denetimler ortadan kalktıkça, piyasalar üzerindeM daha günümüzde yoğun olan rekabetin daha da artma olasılığı yüksektir.

Endüstrileşmiş! ülkelerde işsizlik düşük: becerili ve göreceli olarak düşük ücretti ^rkek işçHer arasında artmaktadır. Bu insanlar geleneksei ©larak iıin^at sanayii sektörlerinde iş bulabilmişlerdir ve bu sektörler gidefek artan bir rekabetle karşı karşıyadır. Bu ülkeler yeni iş olanaklarının yaratılması ve gereksinim duyulan yeni becerilerle teçhiz edilmiş işçiler bulabilme gibi önemli sorunlarla karşı karşıyadır.

Eğer endüstrileşmiş ülkelerde ekonomik büyüme durursa veya gelişmekte olan ülkelerde Doğu ve Güney Doğu Asya bölgesinin ötesine yaygınlaşmazsa, endüstrileşmiş ülkelerin kendi iş olanağı ya­ratma bunalımı daha da derinleşecektir."

"Ücret ve sosyal güvenlik haklarında kısıntılar gibi serbest piyasa önlemlerinin uygulandığı ülkelerin hükümetleri, bu politikaların bir sonucu olarak yeni iş olanaklarının yaratılmış olduğunu ileri sür­mektedir. Günümüze kadarki sonuçlar, güvencesiz, kısmi süreli veya geçici ve düşük ücretli ve kötü koşullu iş olanaklarında bir artıştır."

"Amerika Birleşik Devletlerinde ve İngiltere'de vasıfsız işçilerle yüksek gelir grupları arasındaki ücret farkının giderek arttığı konusunda ek kanıtlar bulunmaktadır. 1994 yılında Detroit'te düzenlenen İş Olanakları Zirvesi'nin önündeki en önemli konu, serbest piyasa çö­zümünün'bu başarısızlığıydı.

Endüstrileşmiş ülkeler, uzun dönemli kitlesel işsizlik .ile sınıf-altı bir yeni ve büyük çalışan yoksullar kitlesi yaratma ikilemi arasında bocalamaktadır.

Her iki seçenek de toplumsal ve siyasal açıdan tehlikelidir. Her iki seçenek de insan kaynaklarının kitlesel olarak israfına yol açmakta ve anti-demokratik aşırı politikacılar ve örgütlü suç için verimli bir arazi
oluşturmaktadır.              

Aynı ciddiyetle bir kaygı kaynağı da, iktidarda bulunan bazı sağcı politikacıların, yabancıları veya uluslararası işbirliği kurumlarını günah keçisi gibi göstererek, kendi serbest piyasa politikalarının tahrip edici etkilerini gözlerden gizleme çabalarıdır."

"Ekonominin küreselleşmesi ve. teknolojik devrim, basım ve yayımdan, giyim ve ayakkabıya ve otomobil parçalarına:ve mikroçiplere kadar değişen alanlarda küçük ve orta büyüklükte taşeronlar ve dışarıda çalışanlardan (giderek artan oranda bir bölümünün evde çalıştığı) oluşan bir^ilişkiler ağının yaratılmasına yardımcı olmuştur.

Tele çalışma ve başka ülkelerde bilgi işlem de artmaktadır, örneğin, İsviçre Hava Yollarının rezervasyon işlemleri Hindistan'a aktarılmıştır. Bunun anlamı, giderek daha fazla sayıda işçinin Standart çalışma mevzuatmm kapsamı dışında kalması ve çalışmaya ilişkin as­gari çalışma koşullan ve sosyal, güvenlik kapsamı gibi devletin veya formal istihdam ilişkilerinin yarattığı toplumsal güvencelerden mahrum kalmasıdır.

Taşeronluk sistemi içinde yer alan işçilerin büyük bir bölümü, nihai işverenin kim olduğunu bilmemektedir ve bu nihai işveren birçok durumda bir çok uluslu şirkettir. Bu işçilerde kayırışıdır, çalışma ya­şamına ilişkin İstatistiklerde yer almamaktadır ve işçi olarak kabul edilmemektedir. Bu işçilerin sendikalarca belirlenmesi ve örgütlenmesi de çok zordur.

Bu iş olanaklarının güvencesiz niteliği, yatırımcıların ve ima­latçıların her defasında daha da düşük ücretler aramasıyia daha da artmaktadır. Ülkelerde ücret düzeyleri arttığında ve çalışma koşulları
iyileştiğinde, imalatçılar üretim sözleşmelerini daha ucuz emeğin ve
daha az sıkı çalışma mevzuatının bulunduğu ülkelere kaydırmaktadır."               .

"Hem gelişmiş ve hem de gelişmekte olan dünyada böylesine tehlikeli eğilimlerin etkisiz kılınabilmesi, küresel düzeyde işbölümünde meydana gelen değişikliklerin piyasanın keyfi güçlerine bırakılamayacağı gerçeğini kavramalarını gerektirmektedir.

Özellikle gelişmekte olan ülkelerde işçilerin satın alma gücünün üretkenlikteki artışa paralel olarak.artmasını sağlayabilmek için, sendikaların örgütlenme ve toplu pazarlık haklarına sahip olmaları gerekmektediir. Aynca, eğitim, sağlık, ulaştırma ve diğer hayati büyüme unsurlarına yapılacak yatırımların gelişmiş ülkeierin bütçelerinde as­keri harcamalar konusunda kısıntıya gidilerek daha iyi belirlenmiş yar­dım politikalarına yönlendirilmesi için dünya ölçeğinde kampanyalar örgütlenmelidir.

Gelişmekte olan ülkelere ve geçiş sürecindeki ülkelere sağ­lanacak uluslararası destek, ihracata ve uluslararası finans pi­yasalarına daha az bağımlı ve yoksullar için istihdam olanaklarının ya­ratılması için uzun vadeli yatırıma yöneltilmiş daha kalıcı bir ekonomik canlanma için olanaklar sağlamalıdır.

Bu destekte, temel işçi haklarına saygı gösteren ve yoksulluğu azaltabilmek amacıyla vergi ödeyenlerin kıt kaynaklarına zenginlerin haksız yere el koymalarını önleyecek demokratik sorumluluk sis­temlerini geliştiren ülkelere öncelikle verilmelidir."

"Endüstrileşmiş:ülkeler ekonomik büyüme oranlarını.arttırmak ve ekonomik büyümeyi sürdürebilmek için işbirliği yapmalı ve yalnızca enflasyonun artışını önlemeye yönelik köordine edilmemiş politikaların dünyayı daha uzun bir süre düşük oranlı ekonomik büyüme batağına sürüklemesi ve bir sonraki kuşağı yoksulluğa mahkum etmesi tehlikesinden kaçınmalıdır.

Endüstrileşmiş ülkeler, .'teknoloji ve ticaretteki değişjklıkler nedeniyle işlerinden olmuş olan işçilerin yeni beceriler ve iş olanaklarına kavuşmalarını sağlamada onlara yardımcı olmak amacıyla daha fazla kaynak ayırmalıdır."

"Ticaretin küreselleşmesi döneminde sendikaların karşı karşıya bulunduğu büyük görev, çalışmanın niteliğinde ve emek piyasasında meydana gelen büyük ve hızlı değişikliklerin, tam istihdam ve toplumsal adalet amaçlanna zarar vermeden gerçekleşmesini sağlamaktır.

Hükümetleri, dünya ekonomik büyümesini ivedilikle hızlandırmaya ve daha eşit bîr biçimde yaymaya yönelik adımların atıl­masının temel önemde olduğuna ikna etmeliyiz. Emek piyasalarının yaygın bir biçimde devletin denetimi dışına çıkarılması, değişime uyum sağlama konusunda ülkelerin karşı karşıya bulunduğu sorunları artırmaktadır.

Hükümetlerin^ sendikaların ve işverenlerin emek piyasası kurumlarını güçlendirerek eğitim ve yeni iş olanakları yaratma programları aracılığıyla bireylere ve topluluklara desteğin sağlanmasına birlikte eğildikleri durumlarda sorunlar çözülmektedir."

"Hızlı teknolojik ve ticari değişiklik, dünyanın her tarafından piyasalarda çok ciddi bir etki yaratmaktadır. Standart ürünlerin kitlesel üretimine ilişkin esişi sistemleri*! yerini, daha farklılaştırılmış ürünlere ilişkin daha kısa üretim süreçlerine olanak tanıyan yöntemler almaktadır.

Şirketler, "tam zamanında" teslim sistemleriyle yalnızca girdi stoklarını değil, fakat aynı zamanda nihai ürün stoklarını da azaltma konusunda büyük önem yermektedir. Şirketler, aynı şekilde, kalite kontrolünü kalite çemberleri gibi teknikler aracılığıyla üretim işçilerine aktararak, nihai ürünlerdeki hataları azaltma yoluyla maliyetleri düşürmeyi amaçlamaktadırlar.

Özel hizmetler, şirket dışındaki üreticilere taşeronluk yoluyla verilmektedir. Üretim tekniklerinde ve işletme yönetimine ilişkin uygulamalardaki bu devrim hem imalat sanayi ve hizmetler sektörlerini ve hemde kamu hizmetlerini etkilemektedir. Bu uygulamalar en­düstrileşmiş ülkelerde gelişkin biçimde bulunmakla birlikte, özellikle daha hızlı bir biçimde büyüyen gelişmekte olan ülkelere da hızla ya­yılmaktadır."

"SstiKtikalar, işçilerin arzularına ulaşılması ile şirketin başarısının birbirinden ayrılamayacağını işyerinde kanıtlamalıdır. Sen­dikalar, şirket düzeyinde değişicin yarattığı sorunlarla başedebilmede ortaklığın değerini yine işyerlerinde gösterebileceklerdir.

uluslararası Hur İşçi Sendikaları Konfederasyonunun önümüzdeki yıllardaki temet bir hedefi, bir sendikaya üye olma ve işvereni ile toplu pazarlık yapma konularındaki temel hakkın, pozitiv ekonomik değişim için uygulanacak politikaların köşe taşı olarak evrensel düzeyde kabul edilmesini sağlamaktır."

"İşyerindeki bu değişiklikler, ortaya çıkan yeni sorunlar ve bunların yarattığı yeni olanaklarla başetmede sendikaların yeni pazarlık yöntemleri geliştirmesini bekleyen işçiler üzerinde önemli bir etki yapmaktadır.

Yaşanan değişiklik, bir yanıyla, standardize olmuş basit görevlerden, işçinin şirket tarafından üretilen ürünler veya sunulan hizmetler konuşunda daha fazla sorumluluk üstlenmesini olanaklı kılan ve böylece daha ilgi çekici ve ödüllendirici iş olanakları yaratan bir yapıya geçiştir. Diğer taraftan, bu nitelikteki iş olanakları göreceli olarak azdır ve birçok işçi, hizmet sunan küçük işletmelerle son derece güvencesiz ve kısa süreli sözleşmeler imzalamaya itilmektedir.

Hükümet, bütçeleri üzerinde giderek artan baskıyla, kamu sek­törü işçileri de, taşeronlaşma ve özelleştirme ile ortaya çıkan güvencesizlikle uğraşırken, daha iyi kalitede hizmet sunabilmek için işleri yeniden nasıl düzenlemeleri gerektiği ni tartışmaktadır."

"İŞazı sendikalar, çalışma sistemlerinin tasarımlanmasını ve Katta müşteri ilişkilerini içerebilen geniş kapsamda işçi katılımı yaklaşımına uyum sağlayan yeni tür toplu iş sözleşmeleri bağjtlayabilmişlerdir.

Ancak bu tür anlaşmalar az sayıdaki önder şirketteki sayıları giderek daha da azalan bir çekirdek işçiler grubunu kapsamaktadır. Sendikalar, hizmetler söktöründeki küçük şirketlere dağılmış çok sayıdaki işçiyi örgütlemek ve bunlara giderek bireyselleşenbir hizmet sunmak gibUor bir görevle karşı karşıya kalmaktadır.

Ayrıca, işletme yönetimlerinde yaşanan yapısal değişimlerin karar alma mekanizmalarında yol açtığı değişimler, sendikalar açışındı ö^lt^ dört bir tarafında yayılmış ve birbiriyle bağlantılı ortakhkOftnyta bu şirketlerde hangi: kararın kimler tarafından alındığını ve haıigfe^^un kimlerle görüşüleceğini de giderek anlaşılmaz kılmaktır

"İşçiler açısından, küreselleşme olgusu, işverenlerle plan sözleşmeye dayalı ilişkilerinin tüm yapısını çeşitli açılardan değiştirmektedir. Küreselleşme süreci devletin rolünü ve hükümetler, iş­verenler ve sendikalar arasındaki üçlü ilişkiyi de değiştirmektedir.

Bu değişimlerin bir sonucu olarak, sendikalar, emek piyasasını etkileyen uluslararası koşullan ve standart üretim sistemleri için uygun plan standardize toplu iş sözleşmelerine ilgi duymayan işverenlerle yeni pazarlık yollarını biçimlendiren ve etkileyen yeni yollar bulma gibi bir görev ve sorunla karşı karşıyadır."

"Ancak küresel düzeydeki yeni uluslararası işbölümünün bir temel özelliği hala aynıdır. Bir birey olarak işçi, bir sendika aracılığıyla diğer işçilerin ortak desteğine sahip değilse, bir işverenlerle ilişkilerinde hala büyük bir dezavantaja sahiptir.

Birçok şirket; birey olarak işçi ile şirket arasındaki bu güç dengesizliğinin, rekabete dayalı bir küresel piyasada başarı için gerekli olan stratejik planmala ve yehi çalışma organizasyonu sistemleri için temel önemde olan güven ve işbirliği ilişkisini zayıflattığını kabul etmektedir.

Başka şirketler ise, işletme yönetiminin denetiminde bir zayıflamadan korkmaktadır veya gerçek bir ekip çalışması yaklaşımının gerekli kıldığı işletme yönetimi uygulamalarını değiştirmek için gerekli olan uzun vadeli yatırımı yapmaya henüz hazır değildir."

"Toplu pazarlık, çelişki ve işbirliği unsurlarını içermektedir, İşverenlerin ve ücretlilerin çıkarları farklıdır. Sendikalar uyuşmazlıktan kaçınmayı yeğieseler bile, her zaman bir mücadele için hazır olmak zorundadırlar. Sendikalar ve birçok şirket de en etkili işçi-işveren işbirliğinin, güçlü bir sendika ile kendisini işyerinin uzun vadeli başarısına adamış yaratıcı işletme yönetimi arasında gerçekleşebileceğini iyi bilmektedir.

Bu nedenle, dünya piyasasında yaratıcı bir rekabet gücüne erişebilmenin temel dayanağı, işçilerin bir sendikaya üye olma konusundaki temel insan hakları ve sendika aracılığıyla kişinin emeğinin karşılığında adil bir gelir sağlayabilmek için sendikası aracılığıyla pa­zarlık edebilmesidir

Sendikacılık hareketinin karşı karşıya bulunduğu en önemli yeni görevlerden ve sorunlardan biri, hükümetlerin küresel ekonominin işleyişi konusunda belirledikleri kurallar çerçevesi içinde sendikaların iş­yerinde oynayacakları rolü güvence altına almaktır.

 

1-5) DÜNYANIN AYIBI ÇOCUK EMEĞİ

I) Çocuk emeği günümüz dünyasında ciddi bir sorun olmaya devam etmektedir. Uluslararası Çalışma Örgütü'nün İstatistik Bürosu'nun gözden geçirilmiş tahminlerine göre, 5 ile 14 yaşları arasındaki çalışan çocukların sayısı en az 120 Milyon'dur.

Bekleneceği gibi, mevcut ekonomik koşullar gözönünde bulundurulduğunda, bu çocukların çok büyük bir bölümü Afrika, Asya ve Latin Amerika'nın gelişmekte olan ülkelerindedir. Ancak çocuk emeği birçok endüstrileşmış ülkede de bulunmaktadır. Çok sayıda çocuk, açıkça tehlikeli ve zararlı olan mesleklerde ve endüstrilerde ça­lışmaktadır.

Çocuklar madenlerde, cam eşya, kibrit ve havai fişekleri yapan fabrikalarda, derin deniz balıkçılığında, ticari tarımda ve diğer işyerlerinde bulunmaktadır. Bu listede sınırsızdır, bu işlerde karşılaşılan tehlikeler ve zararlar ve bunların sonuçlan da.

Okula giden çocuklarla karşılaştırıldığında, çalışan çocuklarda önemli büyüme yetersizlikleri görülmektedir. Çalışan çocukların boyları ve kiloları düşüktür ve yetişkin olduklarında bile vücutları daha küçük olmaya devam etmektedir.

Anlatımlarla elde edilen kanıtlar ve istatistiki araştırmalar, çok sayıda çalışan çocuğun onları kimyasal ve biyolojik tehlikelerle karşı karşıya bırakan tehlikeli koşullarda çalıştığını ortaya koymaktadır. Örneğin, Fiİipinler'de gerçekleştirilen geniş kapsamlı bir ILO araştırmasına göre, çalışan çocukların % 60'ından fazlası bu tür teh­likelere maruzdur ve bunlar içinde de % 40'lık bir bölüm vücudun bazı parçalarının kaybedilmesi veya kesilmesi ile de sonuçlanan ciddi ya­ralarla ve hâstahklarla karşı karşıya kalmıştır.

Çalışan çocukların önemli bir bölümü, uzun süre sonra etkisini gösteren belirli maddelere maruz kaldıkları koşullarda çalışmaktadırlar. Asbestos gibi bu maddeler, asbestosis veya akciğer kanseri gibi kronik mesleki hastalıklara yetişkinliğin ilk dönemlerinde yakalanma riskini artırmaktadır.

Dünya Sağlık Örgütü, Hindistan'da belirli bölgedeki yaygın sara vakalarını, gıda saklanmasında kullanılan; benzine hexachloride isimli bir ilaca kronik şekilde maruz kalmaya bağlamaktadır.

Gelişmekte olan ülkelerde mesleki sağlık konusunda yapılan bir çalışmaya göre, kıfsal bölgelerde tarım ilaçlarına maruz kalmak nedeniyle ölen çocukların sayısı, yaygın çocuk hastalıklarından ölenlerin toplam sayısından daha fazladır.

Belirli mesleklerdeki çocuklar özellikle belirli.tür istismara açıktır. Yapılan birçok çalışma, evlerde hizmetçi olarak çalışan çocukların sözlü ve cinset istismara, dayağa veya aç bırakarak cezalandırmaya maruz olduklarını teyit etmektedir.

Günümüz dünyasında tek başına en önemli çocuk sömürüsü ve istismarı, çocuk emeğidir.

Ancak iyimserlik için de nedenler bulunmaktadır. Bildiğimiz dünya, yaklaşık 15 yıl öncekinden kökten farklıdır, Bu konuda yeni olanaklar ve fırsatlar söz konusudur. Ayrıca sanayiinin, tarımın ve hizmetlerin büyük bölümünde hala varlığını sürdüren ve bağımlılık veya sertlik koşullarında istihdam edilen çocuk emeğinin tahammül edilemez biçimleriyle mücadele etmenin bir görev ve yükümlülüğü olduğu konusunda dünya kamuoyunda giderek bir mutabakat oluşmaktadır.

Son onbeş yıllık dönemde ortaya çıkan en çarpıcı gelişmelerden biri, çocuk emeğine karşı dünya ölçeğinde bir hareketin ortaya çıkmasıdır. Bu durum, konuya ilişkin tavırlarda ve al­gılamalarda meydana gelen ve çocukların ve çocuk işçilerin davasıyla ilgilenen kişilerin sayısında ve kapsamında görülen çarpıcı de­ğişikliklerde gözlenmektedir.

Kısa bir süre: önceye kadar, çocuk emeği, ulusal düzeyde, uluslararası düzeyde de önemli bir kaygı kaynağı olarak kabul edilmiyordu.

Hükümetlerin çoğu için çocuk emeği yasadışıydı ve bu nedenle de yasalarda varolmayanın uygulamada bulunması söz konusu değildi. İşverenler açısından, çocuk emeğinin yasadışılığı, çocukların yalnızca gizli bir biçimde istihdam edilebilmesine yol açıyordu. Yoksulluk tuzağındakt çaresiz anne-babalar içinse, çocuklarının istihdamı etlerinde kalan son seçenekti ve bunun yasaklanması ciddi sorunlar ve hatta ekonomik çöküş yaratabilecek bir uygulamaydı.

Çeşitli konularda para yardımında bulunan topluluklar için bile, çocuk emeği, öncelikler listelerinde hemen hemen hiçbir yerde bulunmuyordu. Bu nedenle bu sorunu gizli tutan; gereksinimlerden ve fır­satçılıktan kaynaklanan bir sessizlik hüküm sürüyordu ve bu durumda bu sorunu çözebilecek adımları hemen hemen olanaksız kılıyordu.

Durum artık böyle değildir. Günümüzde çocuk emeği en önemli konulardan biri haline gelmiştir.

Çocuk emeği konusundaki yayınlarda ve uluslararası düzeyde yazılı ve elektronik medyada çocuk emeğinin istismarı ye bu konulardaki ihlallerin yer almaşında büyük bir artış gözlenmektedir.

Günümüzde çocuk emeğine karşı sürdürülen mücadelenin en ön safından çok sayıda seçkin kurum yer almaktadır. UNİCEF 1986 yılında: özellikle zor kuşalJardaki çocuklar konusundaki program aracılığıyla bu amaç doğrultusunda önemli bir atılım sağlamıştır.

Bu: konudaki uluslararası hukuk metinleri ve ILO belgeleri, 1989 yılında Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Bildirgesi'nin kabul edilmesiyle daha da güç kazandı. Belki daha az bilinen ve ancak önemli bir etmen, merkezi Cenevre'de bulunan Birleşmiş Milletler İnsan Hak­ları Komisyonu'nun alt komitelerinde çoeuk emeğine giderek daha merkezi bir önem verilmesi oldu.

Bu konuyla ilgilenen binlerce kişinin ve grubun özverili çalışmaları sonucunda, çocuk hakları davası sayısız hükümet dışı ku­ruluşun ortaya çıkmasıyla daha da güçlendi. Tüm bu gelişmeler sa­yesinde bir dönem yerel düzeyde gelişen bir sorun, günümüzde güçlü ve dünya çapında bir harekete dönüştü.

Katediien mesafeyi anlatmakta kullanılacak en iyi gösterge, gelişmekte olan ülkelerde ve endüştrileşmiş; ülkelerde çocuk emeğinin dünya gündeminin ve tekaticilerin gözönünde bulundurdukları et­menlerin başında yer almasıdır.

Şirketler, zengin ülkelerdeki tüketicilerin ve diğer grupların, imalatçjlarm. ILOYıun işçi hakları ve çocuk emeği konularındaki sözleşmeleri de dahil olmak üzere, insan haklarına saygı göstermesini talep eden baskılarına uygun davranmakladırlar. Levi Strauss, Re-ebok, Sears ve dünya spor ürünleri endüstrisindeki benzeri dünyaca ünlü imalatçılar, ürünlerinin hangi koşullarda üretildiğine dikkat et­meye/başlamışlardır.

Futbol konusunda dünyanın yönetici örgütü olan FIFA ise Uluslararası Hür İşçi Sendikaları; Konfederasyonu, Uluslararası Tekstil, Giyim ve Deri İşçileri Federasyonu ve Uluslararası Ticari, Büro, Mes­leki ve Teknik Çalışanlar Federasyonu ile birlikte, FIFA tarafından onaylanacak ürünlerin üretimi konusunda bir davranış kuralları sis­teminin içeriği konusunda anlaşma sağlamıştır.

Bu kurallar sistemi, FIFA lisanslı malların üretiminde çocuk emeğinin kullanılmasını yasaklayan özel bir hüküm içermektedir. ILO'nun 138 sayıJı Sözleşmesi uyarınca, yalnızca 15 yaşın üstündeki işçilerin çalışmalarına izin verilmektedir.

Tüketicilerin ve imalatçıların bu doğrultudaki güçlü hareketleri, mevzuat alanında ve ticaret alanında da belki daha da güçlü bazı çabalarla birlikte gelişti.,

Avrupa Birliği yeni bir Genel Tercihler Sistemi üzerinde anlaşma sağladı. Biı Genel Tercihler Sistemi, gelişmekte olan ülkelerden ya­pılan birçok ürün ithalatında düşük oranlı gümrük vergisi sağlarken, hükümlü ve köle emeğiyle üretilen mallar konusunda bir yasak ge­tiriyor ve ILO Sözleşmelerinde tanımlandığı biçimiyle sendikal haklara saygı ve çocuk emeğinin yasaklanmasını öngörüyor. Bu konulardaki koşullara uyduğunu kanıtlayan ülkeler, Avrupa Birliği pazarlarına ay­rıcalıklı bir biçimde ulaşma imkanına kavuşacaktır.

Amerika Birleşik Devletleride, ticaret ayrıçalıklarmın tanınmasını asgari işçi haklarına saygı gösterilmesi ile bâglantılayan hükümleri mevzuatına koymuştur. Genel Ayrıcalıklar Sistemi, ihracat yapan ülkedeki işçi haklarına ilişkin hükümler de içermektedir. Amerika Birleşik  Devletleri Senatörü Tom Hakkin, çocuk emeği kullanan işletmelerde yapılacak ithalatı yasaklayan bir yasa tasarısı sunmuştur. Bu tasarı
henüz yasalaşrıiamıştır.                             

Uluslararası rekabete ilişkin kuralların, aralarında çocuk eme­ğinin bir süreç içinde ortadan kaldırılmasını da içerecek biçimde temel bazı uluslararası çalışma standartlarının Uygulanmasını gerektirip ge­
rektirmemesi konusunda uluslararası düzeyde bir tartışma sür­mektedir. Uluslararası Çalınma çjrgütü'nde, ticâretin ve çalışma ya­ şamınailişkin; stâhclartlaTm ;böğjahtılı kılınması sorununda birbirinden
çok farklı görüşler ortaya çıkmıştır. Ancak, en kötü istismar bi çimlerînirr üzerine başlanarak,çocuk emeğine karşı yoğun bir mücadele başlatılması gereği konusunda yaygın bir anlaşma söz konusudur.

Bu tavır değişikliği bu ilişkilerde rol alan önemli tarafların ve özellikle de hükümetlerin davranışlarında çok ciddi değişikliklere yol açmıştır. Geçmişte çocuk emeğinin yasadışılığını ve hükümetlerin siyasi duyarlılığı ulusal düzeyde adım atılmasına öyle bir engel oluşturuyordu ki, İLO ‘nun uygulayabildiği tek bir teknik işbirliği bile yoktu. Durum artık böyle değildir.

 

II) Sorunun Niteliği ve Boyutları Günümüzde Çocuk Emeği:

Bu kpnuda çok başarı elde edilmiştir; ancak gidilecek daha çok yol vardır.

Çocuk emeğine ilişkin istatistikler, çocuklara ilişkin anketlerin tasarımlanmasında ve uygulanmasında karşılaşılan özel ve pratik zorluklar nedeniyle ve ayrıca kimin çocuk olduğu, hangi çalışmanın çocuk çalışması veya çocuk emeği olduğu konusundaki, algılayış fark­ları nedeniyle yetersizdir. Ancak bu duruma karşın, elde edilen ka­nıtlar, dünyanın her tarafında ve özellikle de Afrika, Asya ve Latin Amerika'da ıbulunan bir sorunu ortaya koymaktadır.

Daha önceleri, yaklaşık 100 ülkeden elde edilen son derece sınırlı istatistiksel bilgi temelinde yapılan tahminler» 1995 yılında bu ül­kelerde 10 ile 14 yaşları arasında çalışan 73 Milyon kadar çocuk olduğunu ortaya koyuyordu.

Ancak, Uluslararası: Çalınma Örgütü İstatistik Bürosu'nun çeşitli ülkelerde gerçekleştirdiği.deneysel araştırmalar, bu rakamın gerçek durumun t>yyiik; Ölçüde ajlınçla: kaldığını göstermektedir. Bu araştırmalar, 10 yaşın; altındaki çalışan çocukların da önemli sayıda olduğunu belirtmektedir. İstatistik Bürosunun-yaptığı tahminlere göre, yalnızca gelişmektş olan pikelerde, 5 ile, 14 yaş arasında tüm gün çalışan en azıncjart 120Milyonçocukbulunmaktadır;

Çalışmanın ikincil bir faaliyet olarak düşünüldüğü çocuklar da gözönüne alınırsa, çalışan, çocukların sayısı iki katma, yaklaşık 250 milyona çıkmaktadır. Bu çocukların % 61'i Asya'da, % 32'si Afrika'da ye % 7'si de Latin.Amerika'dadır. En fazla sayıda çocuk işçi Asya'da olmakja birlikte, çalışan çocuk oranının en :yüksek olduğu ülke Afrika'dır.

Afrika'da 5 ile 14 yaşları arasındaki çocukların yaklaşık % 40'ı çalışmaktadır. Çocuk emeği ağırlıkla bir gelişmekte olan ülke sorunu olmakla birlikte, bu sorun birçok ehdüstrileşmiş ülkede de mevcuttur ve piyasa ekonomisine geçmekte olan birçok Doğu Avrupa ve Asya ülkesinde de ortaya çıkmaktadır.

Çocuk emeği söz konuşu olduğunda ülkeler arasında önemli farklar bulunmaktadır Gana, Hindistan, Endonezya ve Senegal'de çocuk emeği konuşumda kısa bir süre önce yapılan bir ILO araştırması, 5 ile 14 yaşları arasındaki tüm çocukların.%25'inin ekonomik faaliyet içinde bulunduğunu ve buttların yaklaşık, % 33'ünün okula git­mediğini saptamıştır.

İnsan Hakfarı Evrensel Bildirgesi, eğitimin herkesin hakkı olduğunu belirtmektedir, Eğitim, en azından ilk ve başlangıç aşamalarında parasız olacaktır. Temel eğitimin de zorunlu olması öngörülmüştür. Günümüzde, eğitimsizlik Özellikle zarar vericidir, çünkü hem bireyin, hem de toplumun refahı giderek eğitime ve entellektüel yeterliliğe dayanmaktadır. Bu nedenle, çalışan bir çocuk reddedilen bir gelecek anlamına gelmektedir.

Çalışan çocuklar diğer açılardanda dezavantajlı konumdadır. Çocuğun erken yaşlarda çalışmaya başlamasının ciddi sağlık ve gelişme sorunları yaratacağına ilişkin kanıtlar bulunmakladır. Hindistan'da 17 yıl Süreyle hem okula giden çocuklar ve hem de tarımda küçük ölçekli endüstrilerde ve hizmetler sektöründe çalışan çocuklar üzerinde yapılan karşılaştırmalı ve araştırma, çalışan çocukların okula giden çocuklardan daha kısa ve daha hafif olduğunu göstermiştir.

Bombay'da gerçekleştirilen araştırmalar isç, oteller, restorantlar, inşaat ve benzeri yerlerde çalışan çocukların sağlığının, okula giden bir kontrol grubundaki çocukların sağlığından önemli ölçüde daha kötü olduğunu -göstermektedir. Bulgular arasında kas, göğüs ve karın ağrıları, baş ağrıları, baş dönmesi, nefes ybllari enfeksiyonları, ishal ve bağırsak kurtlarına bağlı enfeksiyonlar bulunmaktadır. Hindistan'da Mirzapur'da halıcılık işleriyle uğraşan çocuklarda da benzer bulgular gözlenmiştir.

Kötü tesisat, kalabalık, yeterince havalandırılmamış ve yüksek ısılı çalışma koşulları, kötü yaşama koşulları ve yetersiz beslenmeyle birlikte bulunmaktadır ve bu koşullar, çalışan çocukları, enfeksiyon hastalıklarına, yaralanmalara ve işyeriyle bağlantılı diğer rahatsızlıklara daha da duyarlı hale getirmektedir.

İstatistiksel araştırmaların çoğu yalnızca 10 ve daha yukarı yaş­lardaki çocuklar! kapsamaktadır. Ancak birçok çocuk daha erken bir yaşta çalışmaya başlamaktadır. Kırsal kesimdeki çocuklar ve özellikle kızlar daha erken yaşlarda, 5 yaşında, 6 veya 7 yaşında ekonomik faaliyete başlamaktadır. Bazı ülkelerde 10 yaşın altındaki çocuklar kırsal bölgelerdeki çbeuk işgücünün %20'sini ve kentsel bölgelerdeki çocuk işgücünün de yaklaşık % 5'ini oluşturmaktadır.

Bu yaşlardaki Çocuk işçilerin sayıları belirli mesleklerde ve endüstrilerde, özellikle de ev hizmetlerinde veya evde gerçekleştirilen üretimde çok daha da yüksek olabilir. Çocuklar özellikle çöp toplama veya sokaklardaki benzer marjinal işlerde de yoğun biçimde bu lunmaktadır ve dünyanın dört bir tarafındaki birçok şehirde uyuşturuculara, şiddete, suç işlemeye yönelik faaliyetlere, fiziksel ve cinsel istismara da maruzdur.        -

Çocuk emeği, çocukların eğitim hakkının ve tam bir fiziksel ve psikolojik gelişme olanağının reddidir. Bundan da kötüsü, milyonlarca çocuk dünyanın dört bir tarafında angarya, borçlanma nedeniyle bağımlı çalışma* fuhuş, porno ve benzeri tür işler nedeniyle, kalıcı bir zararla ve hergün tehlikelerle karşı karşıyadır. Bu nedenle, çocuk eme­ğinin etkin bir biçimde sona erdirilmesine yönelik bir ulusal politika tasarımlanırken, en fazla korunmaya muhtaç çocuklara ve çocuk eme­ğinin en tahammül edilemez biçimlerine öncelik verilmelidir.

 

m) Çocuk Ev İşçileri

Çalışan çocukların karşı karşıya bulunduğu en ciddi ve ürkütücü tehlikeler arasında şiddet ve cinsel istismar gelmektedir. Böylesine bir ortamda büyüyen çocukların psikolojik ve duygusal olarak bu durumdan sürekli biçimde 4"zaraF görmemeleri hemen hemen olanaksızdır.

Bu nitelikteki istismara en açık gruplar arasında çocuk ev işçileri gelmektedir. Çocukların ev hizmetlerinde çalışması, birçok gelişmekte olan ülkede yaygın bir uygulamadır. Kentsel bölgelerdeki işverenler, aile, arkadaş ve başka bağlantılar aracılığıyla kırsal bölgelerdeki köylerden çocuk sağlamaktadır.

Çocuk ev işçilerinin çoğu son derece yoksul ailelerden gelmekle birlikte, terkedilmiş çocuklar, yetimler veya yalnızca anne veya babasıyla birlikte yaşayan çocuklar arasından gelenlerin sayısı da çoktur. Togo'da çocuk ev; işçileri arasında yapılan bir araştırma, bu durumda olan çocukların % 24'ünün yetim olduğunu göstermiştir.

Yapılan İşin "gizli" niteliği nedeniyle ev hizmetlerinde kaç çocuğun istihdam edildiğini bilmiyoruz, ancak bu uygulamanın, özellikle kız çocukları söz konusu olduğunda, kesinlikle yaygın olduğu bilinmektedir.

Örneğin, Endonezya'da yapılan araştırmalar, yalnızca Jakarta'daki çocuk ev işçilerinin sayısının 400 Bin dolayında olduğunu ve Endonezya'daki toplam çocuk ev İşçileri sayısının da 5 Milyon dolaylarında Olduğunu göstermektedir. Sriianka'daki çocuk ev işçileri sayısı ise 500 bin kadardır.

Brezilya'da çalışan çocukların % 22'si hizmetler sektöründe is tihdam edilmektedir ve ev işlerinde çalışma bu grup içinde önemli bir kesim oluşturmaktadır. Venezuelâ'da 10 ile 14 yaşlar arasında olup çalışmakta olan kız çocuklarının % 60'ı ev hizmetlerinde işçi olarak çalışmaktadır.

Çocuk ev işçilerinin çoğunluğu 12 ile 17 yaşlar arasındadır. Ancak bazı araştırmalar- 5-6 yaşlarındaki çocukların da bu biçimde çalıştırıldığını ortaya çıkarmıştır. Örneğin, Bangladeş'de çocuk ev işçileri konusunda yapılan, bir araştırma, çocukların % 381nin 11 ile 13 yaşlar arasında olduğunu ve%24'ünpn de 5 ile 10 yaşlar arasında olduğunu saptamıştır.

Yapılan diğer araştırmalara göre, Kenya'daki çocuk ev işçilerinin % 11'i 10 yaşındadır. Togo'daki çocuk ev işçilerinin % 16'sı 10 yaşında veya daha küçüktür. Santiagoda'ki çocuk.ev işçilerinin yaklaşık % 5'i 11 yaşından küçüktür ve %;29'u da 11- ile 15 yaşlan arasındadır. Venezuela'daki çocuk ev işçilerinin % 26'sı:10 yaşından küçüktür.

Çocuk ev işçilerinin çalışma süreleri de uzun olma eğilimindedir. Zimbabwe Ev İşçileri Sendikası'nın bildirdiğine göre,, günlük çalışma süresi 10-15 saat arasında değişmektedir. Fas'ta yapılan bir araştırma, ev hizmetlerinde çalışan çocukların % 72'sinin günlük ça­lışmaya sabah; 7'de başladıklarını ve % 65'inin gece 11'den sonra ya­tabildiğin! göstermektedir. Ev hizmetlerinde çalışan çKrüoter ile genç kadınların fiziksel*: akli ve cinsel istismara maruz bırakıldığına ilişkin çok ciddi kanıtları da bulunmaktadır.

 

iv) Kölelik ve Çocukları Zorla Çalıştırma

Kölelik sona ermiş değildir. Uluslararası Çalışma Örgütü'nün Sözleşmelerin ve Tavsiye. Kararlarının uygulanması konusundaki Uzmanlar Komitesi'ne aktarılan raporlara göre, dünyamı birçok bölgesinde sayısız çocuk köleliktuzağına tutulmuştur. Çsıiışan çocuklar içinde özellikle bu kesim büyük tehlikelerle karşı karşıyadır.

Çocukları çalışmaya zorunlu tutan bağımlılık uygulamalarının bazıları, 200 yıl öncenin zircirli köleliğinden hemen hemen farksızdır. Aradaki tek fark, bu konudaki piyasanın bu kadar açık olmamasıdır. Çocuklar bir miktar para karşılığında satılmaktadır. Bazı durumlarda toprak ağaları kendi kiracılarından çocuk işçi satın almaktadır.

Bu sistemin biraz değişik bir biçiminde ise, işçi aracıları veya müteahhitleri, çocuklarına halı dokutmak, onları cam imalatında çalıştırmak veya onlara: fahişelik yaptırmak için kırsal kesimdeki ailelere avans biçiminde para ödemektedirler. Bu tür çocuk köleliği Güney ve Güney Doğu Asya ile Batı Afrika'da gözlenmektedir. Resmi çevrelerin bu uygulamayı kesin bir dille reddetmelerine karşın, bu uygulama yaygındır ve bu. konuda yeterince beige vardır.

En yaygıin bağımlılık:türlerinden biri, aile bağımlılığıdır. Bu uygulamada, ailenin borcunun veya bir başka yükümlülüğünün ödenmesinde yardımcı olmak amacıyla çocuklar çalışmaktadır. Genellikle toprak ağaları olan alacaklılar durum öyle götürürler ki, aiJenin borcunu demesi çok zordur veya olanaksızdır.

Bu durumda alacaklı, hemen hemen sürekli bir bedava emek kaynağına kavuşmaktadır. Bir aile böyle bir durumda kuşaklar boyu bağımlı Kalabilir. ^Çocuklar,- kuşaklar arasında sürekliliği sağlanmış bir bağımlılık ilişkisi içinde, yaşlı veya hasta ebeveynlerin yerlerini alırlar. Belki en yaygın olan uygulama, gayri-resmi bağımlılık anlaşmalarıdır.

Bu anlaşma uyarınca yoksuilaşmış ebeveynler çocuklarının ihtiyaçlarının karşılanması karşılığında çocuklarının yabancılara teslim etmektedirler. Ailelerin umudu, bu çocukların zengin bir ailede ücret ödenmeyen hizmetçiler olarak kendi evlerindekinden daha iyi bakılacaklarıdır.

Bağımlılık anlaşmaları, buL uygulamanın :en yaygın olduğu ülkeler dahil, hemen hemen tüm ülkelerde yasadışıdır. Bu uygulamaya yalnızca çocukların çalıştın imalarına ilişkin yasaları ihlal etmekle kalmamakta, takat aynı zamanda hemen hemen tüm ülkelerin onaylamış olduğu uluslararası sözleşmeleri de ihlal etmektedir.

 

v) Çocuk Fuhuşu ve Çocukların Kaçırılması

Çocukların ticari amaçlarla cinsel açıdan sömürülmeleri de son yıllarda: dünya ölçeğinde bir kaygı kaynağı olmuştur, eldeki göstergeler, bu uygulamanın yaygınlaşmakta olduğunu göstermektedir. Çocuklar örgütlü ilişkiler .çerçevesinde ve giderek yaygınlaşarak, ulusal sınırları aşacak biçimde alınmakta ve satılmaktadır.

Latin Amerika'dan Avrupa'ya ve Orta Doğu'ya, Güney ve Güney Doğu Asya'daaKuzey Avrupa'ya ve Orta Doğu'ya çocuk kaçırma kanallarının olduğu, Avrupa'da bir bölgesel pazar, bununla bağlantılı bir Arap bölgesel pazarı ve Batı Afrika'da da genç kızların ihracatına dayalı bir pazar olduğu tahmin edilmektedir.

Günümüzde :Doğu Avrupa'da trafik: genellikle doğudan batıya doğru gitmektedir; Beyaz Rusya'dan, Rusya'dan ve Ukrayna'dan genç kızlar, Macaristan'a, Polonya'ya, Battık Devletlerine veya Batı Avrupa ülkelerinin başkentlerine götürülmektedir. Romen fahişelerinin İtalya'ya, Kıbrıs'a ve Türkiye'ye gittikleri bir trafik de vardır.

Güney Doğu Asya'da da çok iyi belirlenmiş bazı çocuk kaçırma kanalları da bulunmaktadır. Birmanya'dan Tayland'a, Tayland'ın içinde, Tayland'dan ve diğer ülkelerden Çin'e, Japonya'ya, Malezya'ya ve Amerika Birleşik Devletleri'ne, Filipinler'den ve Tayland'dan Avustralya'ya, Yeni Zelanda'ya ve Tayvan'a, Bangladeş'ten ve Nepal'deh Hindistan'a, Güney Doğu Asya'dan Havvaiye Hong Kong üzerinden Japonya'ya, Hindistan ve Pakistan'dan Orta Doğu'ya.

Birleşmiş Milletler Çocuk Satışı, Çocuk Fuhuşu ve Çocuk Pornografisi Özel Raportörünün 1996 raporuna göre, Asya'da bir milyon dolayında çocuk seks ticaretinin kurbanı durumundadır. Medyadaki raporlar ve sivil toplum örgütlerinin raporları, Tayland ve komşu ül­keler arasındaki genç kız ticaretinin arttığını belirtmektedir.

Bu raporlara göre, Kamboçya, Çin, Laos, Birmanya ve Vietnamlı genç kızlar, Tayland'daki genelevlere satılmaktadır ve bu sorun Bangladeş'te, Hindistan'da, Nepal'de, Filipinler'de ve Srilanka'da da ortaya çıkmaya başlamıştır. Latin Amerika'da çok sayıda çocuk sokaklarda çalışmakta ve yaşamaktadır ve bu çocuklar bu­ralarda ticari cinsel sömürüye kolaylıkla maruz kalabilmektedir.

Uluslararası Katolik Çocuk Bürosu tarafından yayımlanan bir rapor, bu sorunun Arjantin, Bolivya, Brezilya, Şili, Kolombiya ve Peru'da da bulunduğunu belirtmektedir. Afrika'da ise Burkina Faso, Fildişi Sahili, Gana, Kenya, Zambia ve Zimbabvve'nin de aralarında bulunduğu bazı ülkelerde çocuk fuhuşunun artması sorunu yaşanmaktadır.

Afrika, Asya ve Latin Amerika'da çocuk seksi ticaretinin artması, hiç kuşkusuz, seks turizminin uluslararası, bir nitelik kazanmasına ve gençlerle cinsel ilişkiye girilmesi durumunda AİDS tehlikesinin daha az olduğu yolundaki yanlış bilgilenmeye bağlıdır.

Birçok ülkede çocukların ticari amaçlarla cinsel sömürüye maruz kalmasının kökeninde yoksulluk, kırsal ve kentsel ailelerin kendi çocuklarına bakamamaları ve onları eğiltememeleri yatmaktadır,

Bazı durumlarda etnik köken, kültürel uygulamalar ve toplumsal ayrımcılık da yerli nüfustan» azınlık gruplardan ve daha düşük kastlardan çocukları özellikle tehlikeyle karşı karşıya bırakmaktadır. Bu in sanlar aynı dili konuşmayabilir, aynı vatandafirk ve eğitim haklarına sahip bulunmayabilirler ve bir kez böyle bir duruma zorlandıktan sonra tecrit olmakta ye dış dünya He iletişimleri de tümüyle sona ermektedir.

Ticari cinsel sömürü çocuklara karşı şiddetin en acımasız biçimlerinden biridir. Çocuk kurbanlar aşırı fiziksel, psiko-sosyal ve duygusal istismara maruz: kalmaktadır ve bunların yaşam boyu süren ve yaşamı tehdit eden sonuçları bulunmaktadır.

Bu çocuklar genç yaşta hamilelik, analık nedeniyle ölüm ve cinsel yollardan geçen hastalıkJar gibi sorunlarla: karşı karşıya kalabilmektedir. Çocuk kurbanlara ilişkin örnek araştırmalar ve ifadeler, çocuklarda, normal bir yaşama dönmelerini olanaksız kılacak de­rinlikte tahribatı göstermektedir. Bu çocukların bir çoğu işe yetişkinlik yaşlarına ulaşmadan ölmektedir.

 

vı) Çocuk Emeği Arzını Etkileyen etmenler:

Çocuk emeğinin nedenine ilişkin mevcut veriler normal olarak genel anlamda bu olguyla bağlantılıdır ve tehlikeli olmayan mesleklerden farkh olarak, tehlikeli işlerdeki çocuk emeğinin nedenleri ko­nusunda öğrenilecek daha çok şey bulunmaktadır. Ancak çocukların çalışmasının en önemli nedeni yoksulluktur.

Yoksul aileler, çocuklarının kazanabildiği paraya gereksinim duymaktadır ve çocuklar genellikle aile gelirinin yaklaşık %20-25'ini sağlamaktadır. Yoksul aileler genel olarak gelirlerinin büyük bir bölümünü yiyecek için harcadıklarından, çalışan çocukların sağladığı gelir bu ailelerin varlıklarını sürdürebilmeleri açısından belirleyici önemdedir.

Ancak, yoksulluğun mutlaka çocuk emeğine neden olduğu da söylenemez^ Tablo büyük farklılık göstermektedir. Bazı yoksul ailelerde en azından bazı çocuklar okula gönderilmek üzere ayrılmaktadır. Aynı şekilde, yoksul ülkelerde bazı bölgelerde çocuk emeği yaygınken, aynı yoksuUukda diğer bölgelerde bu uygulamaya rastlanmamaktadır.

Hindistan'daki Kerala Eyaleti bu açıdan güzel bir örnektir. Bu eyalet, yoksul olmasına karşın, çocuk emeğini hemen hemen tümüyle ortadan kaldırmıştır. Uluslararası düzeyde de eşit derecede yoksul olan bazı ülkeler arasında çocuk emeğinin yüksek veya düşük düzeyde bulunması açısından farklılıklar söz konusudur.

Çocuk emeğinin arzına ilişkin başka etmenler de, yalnızca çocuk emeğinin hiçin varolduğunu anlamak açısından değil, fakat aynı zamanda bazı ailelerin, bölgelerin ve ülkelerin çocuklarının niçin tehlikeli İşlerde çalışmaya hazır olduklarını anlamak açısından da önem­lidir.   ;

Bazı ailelerde gelenek, Çocukların babalarının izinden gitmeleridir." EğersÖzkönusü ailenin, deri tabaklama gibi tehlikelibir mes­lekte yaşamını kazanma geleneği varsa, çocukların aynı sürece ka­pılacakları olasılığı da yüksektir, ödemelerin parça başı temelde olduğu endüstrilerde ve mesleklefde, çocuklar genellikle ailenin diğer bireylerine yardıma çağrılır. Örneğin dünyanın birçok bölgesinde inşaat şantiyelerinde' ve evlerde sürdürülen bazı işlerdedurum budur.

Sori olarak, tehlikeli koşullarda çocuk emeği, korunmaya en muhtaç ailelerde en yaygın biçimde görülmektedir. Bu ailelerin düşük gelirleri, ailenin yetişkin bir üyesinin yaralanması veya hastalığı durumunda veya boşanmanın ve aileyi terk etme olaylarının yarattığı ça­resizlik ve felaket ortamında ailenin dayanma gücünü ortadan kaldırmaktadır.

Yoksul aileler, birikmiş kaynaklarının olmamasının Ötesinde, genellikle borçludurlar. Nedeni ne olursa, borç veya borçlanma tehdidi, çocukların tehlikeli işlerde çalışmasının, bağımlı çocuk emeğinin, ai­lenin borcunun ödenrhesi için çocukların fiilen satılmasının kay­nağındaki ana nedendir.

 

vıı)Çocuk Emeğine Olan Talep:

Çocuk ern&ğinin nedenleri konusunda yapılan araştırmalar, çocuk emeğinin arzını etkileyen etmenler üzerinde yoğunlaşmaktadır. Bunun nedenleri/ bu sürecin kurbanı olan çocuklarla uğraşılıyor olması ve yoksulluğun aha dürtü olduğu yolunda yaygın kabul gören gö­rüştür. Ancak çocuk emeğine olan tafep de çocukların tehlikeli işlerde çalıştırılmalarını belirlemede kritik bir roloynamaktadır.

İşverenlerin çocuk emeği istihdam etmelerinin çeşitli nedenleri vardır. Bu konuda yapılan en yaygın açıklama, düşük maliyet ve çocukların bazı becerilerinin yetişkinlerce yerine getirilememesidir. ancak gerçekte bu iki iddia genellikle dayanaksızdır ve çocukların istihdam edilmelerinin daha başka ve daha İnandırıcı nedenleri bulunmaktadır.

Çocukların becerilerine ilişkin görüşü öncelikle ele alalım. Bu iddiaya göre, örneğin, ancak küçük parmakları olan çocuklar ince el do kuma halıları yapabilmektedir. Hindistan'da tehlikeli çalışma konusunda sürdürülen bir tartışmalı toplantıda varılan sonuç, halı dokuma, cam fabrikaları, çeşitli madencilik işleri, kilit yapımı, mücevher parlatma gibi bazı tehlikeli işlerde bu düşüncenin tümüyle yanlış ol­duğudur.

Bu endüstrilerin tümünde çocuklar tarafından yerine getirilen faaliyetler, bu çocuklarla yan yana oturan yetişkinler tarafından da yapılmaktadır. Buna göre:f yetişkinler çocukların yerini alabilmektedir. Ayrıca, çocuklar tarafından" yerine: getirilen görevlerin hemen hemen tümü beceri gerektirmeyen işlerdir ve fazla bir fiziksel güce gereksinim yoktur. Burada da âçılkça görülebilmektedir ki, çocuk emeğinin yerini yetişkin emeği alabilir.

Büyük ölçüde beceri isteyen el dokuma halılarda bile 2000 halı dokuyucu arasında yapılan ampirik bir araştırmanın sonuçlarına göre, çocukların attıkları düğümlerin yetişkinlerinkinden daha1 iyi olduğu kesin değildir. Küçük düğümlerin yoğunluğunun en yüksek-olduğu en iyi halıların bazilari gerçekte yetişkinler tarafından dokunmuştur. Eğer çocukların küçücük parmakları böylesine bir iş için zorunlu değilse, bu tezin başka hangi iş için geçerli olduğunu düşünmek zordur:

Çocukların "küçük'parmaklarının önemli olduğuna ilişkin tez konusunda bu söylenenler yeterlidir. Peki, ekonomik açıdan çocukların yerine konabilecek başkalarının bulunmadığı tezi hakkında ne söy­lenebilir?

Gerçek şudur ki, bu tez bir parça daha güçlüdür, Çocuk işçilere yetişkinlerden daha düşük ücret ödendiği birçok durum için doğrudur. Ancak, çocuk işçilere verilen daha düşük ücretler ve çeşitli haklar, genellikle zannedildiği kadar açık değildir.

Hindistan'da kısa bir süre önce yapılan ILO araştırmalarına göre, halıların tüketiciye uiaştığindaki nihai fiyatı üzerinden hesaplandığında,çocukların- istihdamı sayesinde emek maliyetinden sağlanan tasarruf şaşırtıcı bir biçimde düşüktür. Halıların fiyatı ancak % 5 ile % 10 arasında bir oranda oynamaktadır.

Fark bu düzeydeyse, satıcı ve alıcılar^ yalnızca yetişkinler istihdam etmenin ek maliyetini kolaylıkla bölüşebilirler. Bu son derece küçük fark düşünüldüğünde, niçin bu işkolunda çocuklar İstihdam edilmektedir. Özellikle çocuk emeğinin kullanılmasıyla üretilen ürünlere karşı uluslararası düzeyde giderek güçlenen bir direniş olmasına kar­şın bu uygulama niçin sürdürülmektedir?

Bu sorunun yanıtı, çocuk emeğini istihdam etmekten sağlanan avantajların nerede olduğunda yatmaktadır. Örneğin, halı endüstrisinde dokuma işini doğrudan denetleyen tezgah sahipleri bu uy­gulamadan doğrudan yarar sağlamaktadır. Tezgah sahiplerinin sayısı çoktur ve bu insanların kendileri de genellikle yoksuldur. Bu küçük ta­şeronlar genellikle bîr veya iki tezgaha sahiptir ve çok küçük bir kar marjıyla çalışmaktadırlar.

Bu kişiler çocuk işçiler istihdam ederek çok düşük olan gelirlerini iki katına bile çıkarabilmektedirler. Ancak bu kişilerin gelirleri o kadar mütevazidir ki, tüketicilere yansıyan fiyatlar üzerine konacak çok küçük bir vergi ile, tezgah sahiplerinin yanlızca yetişkin emeği kullanmalarını olanaklı kılacak sübvansiyon sağlanabilir.

Bu değerlendirmelerden çıkarılabilecek sonuç, halı endüstrisinin piyasada varlığını sürdürebilmesi için.ekonomik açıdan çocuklara gereksinim olmadığı ve tezgah sahipleri, ihracatçılar ve ithalatçılar ara­sındaki mali düzenlemelerde yapılabilecek göreceli olarak küçük de­ğişikliklerle çocuk emeği istihdamı eğiliminin azaltılabileceğidir.

Ancak, küresel serbest piyasada benzer ürünleri üreten ülkeler arasında bir rekabet vardır. Bir ülkede çocuk emeğinin sona erdirilmesi, iş olanaklarının çocuk emeğinin kullanılmasına devam edi­len bir ülkeye aktarılması anlamına da gelebilir.

6

Çocukların becerileri, başkaları tarafından da yerine getirilebildiğine ve çocuk emeği yetişkin emeğinden çok daha ucuz ol­madığına göre, çocukların çalıştırılmasında en önemli neden eko­nomik olmayan nedenler olmalıdır. Çocukların çalıştırılmaları konusunda parayla ilgisi olmayan birçok neden bulunmaktadır, ancak bunlar arasında en önemlileri, çocukların kendi haklarının farkında olmamaları, daha az olay çıkarmaları, şikayet etmeden emir almaya ve monoton işler yapmaya daha eğilimli ojmaları, daha fazla güvenilir ol­maları, hırsız eğilimlerinin düşük olması ve işe gitmeme eğilimlerinin düşüklüğüdür.

 

DÜNYADA SENDİKAL HAREKET

 

Dünyada sendikaların sürekli olarak güç kaybettikleri, tek­nolojinin ortaya çıkardığı yeni istihdam biçimlerine uyum sağ­layamadıkları, post -fordist üretim teknikleri karşısında etki ve güç­lerini hızla yitirdikleri 90'lı yıllarda çok dile getirilen söylemlerden birisini oluşturmuştur.

Uluslararası Çalışma Bürosu 1996 yılında Dünyada yaşanan değişimin sendikalara yansımasını Avusturalya, Almanya, İtalya, Ja­ponya, Hollanda, İsveç, İngiltere ve ABD'nin büyük Sendikalarından görüş alarak bir rapor hazırlamıştır.

Rapora göre "Ekonomik, toplumsal, politik geçmişi ve en­düstriyel ilişkileri bakımından ülkeler arasında farklılıklar bulunmasına karşın, sendikacılık hareketinin karşı karşıya olduğu sorunlar aynıdır.

Dünyada Sendikaları kaygılandıran temel olgu üye sayısında yaşanan düşüştür. Örneğin Avustralya'da Sendikalaşma oranı 1980-1990 döneminde % 48'den % 40,8'e; İtalya'da % 49,3'den % 38.8'e; İngiltere'de % 50,4'ten % 39,1'e düştü. Sendikalı işçi sayısında ge­nellikle artış olan İsveç'te bile 1991 yılında sendikalaşma oranında az da olsa bir düşüş yaşanmıştır.

Rapora göre bu durumun başlıca sebepleri arasında hızla yay­gınlaşan kitlesel işsizlik, iş gücünün yapısında yaşanan değişim önemlidir.

 

Rapora göre;

"Sendikaların üye sayısını ve bileşimini etkileyen başlıca de­ğişimlerden biri, imalat sanayiinden hizmetler sektörüne doğru bir ge­lişimin olmasıdır. Geleneksel olarak işçi sendikaları, gücünü imalat sa­nayii işçilerinden almaktadır. Sendikalaşma bilincinin daha kolay yaratıldığı büyük çaplı imalat sanayii işyerleri ile karşılaştırıldığında, hizmetler sektöründe yer alan işyerleri daha küçük olduğundan bu­ralarda sendikal örgütlenme daha zordur. İtalya işçi sendikaları kon­federasyonlarından en küçüğü olan UIL, küçük işyerlerinden oluşan hizmetler sektöründe örgütlenme zorluğunun, bu işyerlerindeki iş­çilerin yeterli korumadan yararlanamamasmdan, küçük işyerlerinde çalışanların kendilerini işveren ile özdeşleştirmesinden ve hizmetler sektöründe personel hareketliliğinin yüksek olmasından kay­naklandığına işaret etmektedir.

Dünya ölçeğinde, ücretliler üzerindeki baskıların artması, kü­resel rekabet bahanesiyle sosyal harcamaların budanması, sen­dikasızlaştırma, Dünya sendikal hareketinde ciddi bir kıpırdamanın da doğmasını beraberinde getirmiştir.

"1995 yılı sonuna doğru sosyal güvenlik alanındaki reforma karşı sokağa dökülen Fransız işçileri, neo-liberal ekonomi po­litikalarının izleyicilerine yeni yılın zor geçeceği mesajını veriyorlardı. Gerçekten de geriye dönüp bakıldığında, İtalya'da 1994 yılı sonunda Silvio Berlusconi Hükümetî'nin bütçe tasarısına, 1995 yılı sonunda ise Fransa'da Alain Juppe Hükümetî'nin sosyal güvenlik reformuna karşı yükselen eylemlerinin, 1996 yılında artan hareketliliğin habercisi ol­duğu daha açık görülebilir. Aynı şekilde 1996 yılı sonuna doğru Güney Kore'de Kim Young-Sam Hükümetî'nin yeni çalışma yasasına karşı çıkan işçilerin de, 1997 yılına dair bir mesaj verdikleri söy­lenebilir. Nitekim Dibb Lupton Broomhead adlı bir İngiliz araştırma şir­ketinin Ağustos ayı içerisinde yayınladığı bir araştırmasıda, 1997 yılı içerisinde sendikacıların % 68'inin, kamu kesimi işverenlerinin % 64'inin, özel sektör işverenlerinin işe,% 32'sinin endüstriyel eylemlerin artacağını düşündükleri saptamasını yapıyordu.

İngiltere'de ise; Milli İstatistik Bürosu'nun açıkladığı verilere göre Haziran ayı süresince İlgiltere endüstriyel ilişkilerin alanında son altı yılın en gerilimli günlerini yaşamıştı. İş uyuşmazlıkları nedeniyle yi­tirilen 228 bin işgücü günü 236 bin ile 1990 yılı Mart ayı sonrasının en yüksek rakamını teşkil ediyordu. Açılışını Fransız işçilerinin yaptığı 1996 yılı, bütçe kısıntıları ve kamu kesiminde ücretleri dondurma gi­rişimine, hastalık sigortastndaki kesintilere karşı Alman, ücret uyuş­mazlığı nedeniyle toplu pazarlık sürecindeki tıkanmaya karşı Norveç, yeni tasarruf önlemleri ile birlikte işsizlik yardımtndaki kesintilere kaşı Fin, reel ücretlerdeki düşüşe karşı İtalyan, bütçe yasası ve kamu ke­siminde ücretleri dondurma çabasına karşı İspanyol, istikrar ön­lemlerine karşı Yunan, ücret ödememelerine karşı Sırp, General Mo­tors (GM)'un esnek üretim modeline karşı Kanada ve Amerikan, yeni çalışma yasası ve bütçe kısıntılarına karşı Avustralya, istikar ön­lemlerine, kamu kesiminde ücretleri dondurma ve çalışma sistemini esnekleştirme girişimine karşı Brezilya, istikrar önlemlerine Karşın Ar­jantin, emeklilik yasasına karşı Bolivya, kitlesel işçi çıkarma, es­nekleştirme ve özelleştirmeye karşı Güney Afrika işçilerinin tepkilerine tanık oldu.Kapanışı da gayri insani çalışma koşullan ve sendikalar üzerindeki baskılara verdikleri yanıt İle Güney Kore işçileri gerçekleştirdiler."

Bu eylemliklerin içerisinde sendikalaşma oranı % 10’ lara düşen Fransız işçi hareketinin Fransa'da hayatı durduran direnişleri çok önemliydi.

"Fransa'da 1995 yılı Kasım ayında patlak verip, 1996 yılına sar­kan ve gündemi sürekli belirleyen işçi eylemleri "dipten gelen" bir dal­gaydı. Eylemlerin en önemli boyutu, ani başlangıcı ve sürekli yük­selişiydi. Fransa Milli Meclisi, 14 Kasım günü sağlık harcamalarını kısmayı öngören bir paketi görüşmeye başladı. Başbakan Alain Juppe radikal bir sosyal güvenlik reformu ile 1995 yılında 61 milyar Frank olan kamu açığını, 1996 yılında 17 milyar Frank'a düşürmeyi plan­lıyordu. Ancak aynı saatlerde, 40 bin işçi, Paris'te Juppe Planı'na karşı ve Meclis'e doğru yürüyüşe geçti. Paris'te 24 Kasım'da 500, 28 Kasım'da ise 300 bin işçi yürüdü. Grev dalgası kamu kesimini hızla sardı. 12 Aralık'ta ise Paris'te 600 bin ve Fransa genelinde 1 milyon 700 bin işçi yürüdü.

Başbakan işçileri önce izole etmeye çalıştı. "İmtiyazlı" kamu iş­çileri ve sendikalarım krize neden olmak ve krizi derinleştirmek ile suç­ladı. Juppe'ye göre kamu işçilerinin imtiyazları kamu açıklarını ya­ratıyor, kamu açıkları ise ekonomiyi krize sokuyor, özel sektör işçilerini yoksullaştırıyordu. Ancak, bu izole etme çabası neticeye ulaşmadı. Grev ve eylemler kamuoyu desteğini yanında tutmuştu. Kamu işçilerinin talepleri, bir şekilde diğer emekçi kesimlerin de ta­leplerini temsil ediyordu. Bu defa direnci kırılan sendikalar değil Juppe oldu. Sendikaları görüşmeye çağırdı.

"Fransız işçi eylemleri, sendikalar arasındaki tarihi ayrılıkların iz­lerini bir ölçüde silmesi bakımından da çok ilginçti. FO Genel Sekreteri Blondel ile CGT Genel Sekreteri Louis Viannefîn el sıkışmaları böy­lesi bir yakınlaşmayı simgeliyordu. Gösterilerde, CGT, CFDT, FO ve FEN üyeleri birlikte yürüdüler ve birlikte greve çıktılar. Yukarıdaki ge­lişmenin en önemli açıklayıcısı işçi hareketindeki krizdir. Araştırmalara göre Fransa'da 1981 yılında %20 olan sendikalılık oranı, 1989 yılında %11'e düştü. Bu sendykalı sayısının 4 milyon kişiden 2 milyon kişiye düşmesi anlamına geHyor. Aynı şekilde CGT 1987 yılında 1977 yılına kıyasla yüzde 56 oranında üye kaybettiğini bildiriyordu. Önce 1980'li yıllarda refah devletinin son kırpıntılarının obadan kalkması, daha sonra 1990'lı yıllarda sendikalara nihai darbeyi vurma çabaları sendikaları yokolmayla mücadeleye zorlamıştır."

 

1996 YILI DÜNYA İŞÇİ HAREKETİ GÜNCESİ

 

1)KUZEY AMERİKA

 

Amerika Birleşik Devletleri

Ocak ayı, Caterpillar ile Birleşik Otomobil İşçileri Sendikası (United Outomobil Vorkerks, ÜAW) arasındaki toplu pazarlığın çö­zümüne tanık oldu. Şirketin Orta Amerika bölgesindeki fabrikasında 5 bin işçinin onyedi aydır ücret anlaşmazlığı ve çalışma koşulları ne­deniyle sürdürdüğü grev, kimi konularda anlaşma sağlanması üzerine sona erdi. Grev esnasında 4 bin işçi grev kırıcılığı yaparken, 8 bin 700 işçi de grevi sonuna kadar sahiplenmişlerdi.

Mart ayı ise, bu defa GM (Genelar Motork Co.)'in Ohio'daki iki fabrikasında 2 bin 700 işçinin grevine sahne oldu. Grevin çıkış nedeni GM'in taşeronlaştırma potitikasıydı. Grev, Kuzey Amerika'da 29 ana fabrikanın 21'i ve 9 bağlı fabrikanın işi durdurmasına ve 200 fab­rikanın iş yavaşlatmasına neden oldu. Grev ayrıca bağımsız parça üreticilerini de etkiledi.

Nisan ayı UAW iie Detroit'li otomomobil üreticileri GM, Ford ve Chrysler arasındaki pazarlıklarla geçti. Pazarlığın odak noktası, Japon rekabeti karşısında Amerikan otomobil üreticilerinin işyeri kapatma ve işçi çıkarmalarına gitmeleriydi. UAW, çalışma saatlerini düşürerek işten atmaların önüne geçilmesini isterken işveren de işçileri daha fazla çalışmaya teşvik etmek üzere sendikanın esneklik göstermesi gerektiğini savundu. Sendika otomobii işçilerinin taşeronlaştırma po­litikalarını da sendikalara saldırı olarak görüyor, önlem alınması ge­rektiğini belirtiyordu.

Temmuz ayında, uçak üreticisi Mc Donnell Douglas'ın Saint Louis şehrindeki fabrikasında 6 bin 700 işçi grev'e gittiier. Bu grevin de nedeni, askeri uçak üreticisi bu fabrikalardaki taşeronlaştırma idi. işverenlerin çeşitli parçaları dışarıdan almaları biçiminde kendisini gösteren bu taşeronlaşmanın Amerika'da düşük ücretli bir işgücü ya­ratacağı ve sendikasız işçi çalıştırmayı doğuracağı endişesini ta­şıyorlar. 1995 yılındaki Boeing grevi işverenin dışarıdan aldığı par­çalara sınırlama getirmeyi kabul etmesi sayesinde sona ermişti. Mc Donnell Douglas'da reei ücretler aşağıya çekilirken karların arttığını belirten işçiler, Boeing'deki bu modeli Mc Donnell Douglas'da da ge­çerli kılrnak istiyorlar.

 

Kanada

Ekim ayında 15 bin Otomobil İşçileri Sendikası (Outomobile VVorkers' Union, AWU) üyesinin GM'in önce Oshava, Ontorio ve ST. THerese, Ouebec'teki fabrikalarında başlattığı Grev, St. Cathories, Ontorîo'ya sıçrayarak hızla genişledi. Buradaki 5 bin 300 işçiye Lond­ra ve VVindsör'daki işçiler de katılınca grevdeki işçi sayısı 26 bine çıktı. GM yöneticileri Kanada'daki fabrikaları kapatmayı düşünmediklerini, grevden etkilenmekle birlikte şirket'in 13 milyar dolarlık rezervleriyle problemi göğüsleyebileceğini belirttiler. Bununla birlikte Kanada'daki grevler, maliyetleri minimize etmek amacıyla sıfır stokla çalışmaya da­yalı Just in Time politikasını uygulayan GM'in ABD'deki, Dayton, Ohio ve Detroit fabrikaları da Kanada'daki grev nedeniyle faaliyetlerini dur­durdular. Ayrıca Kanada'daki grev gerekçe gösterilerek ABD'da 2 bin işçinin işten çıkarılması Şirket ile UAW arasındaki ilişkileri gerdi.

 

2-LATİN AMERİKA

Arjantin

Eylül ayı sonunda Arjantin Sendikalar Konfederasyonu (CGT), bütçe açıklarıyla mücadele gerekçesiyle Hükümet'in ilan ettiiği tasarruf önlemlerine karşı 36 saatlik bir genel grev çağrısında bulundu. Bu grev, 8 Ağustos'ta ülke çapında gerçekleştirilen ve Hükümet'in uz­laşmaz tavrı nedeniyle polis ile göstericiler arasında kanlı çatışmalara sahne olan eylemlerin devamı niteliğini taşıyordu. Arjantin'de en son genel grev şimdiki Devlet Başkanı Carlos Menem'in seçildiği 1989 yı­lında yapılmıştı.

 

Brezîlya

Nisan ayında Brezilya'da, Hükümet'in bütçe açıklarını gerekçe göstererek ücretleri dondurmaya teşebbüs etmesi kamu hizmetleri alanında büyük grevlere yol açtı. Üniversite, yargı ve sosyal güvenlik kurumları çalışanlarının da katıldıkları grevler sırasında, başkent Bra-sil'de binlerce kişi başkanlık sarayına yürüdü.

Brezilya'da 600 binin üzerinde kamu çalışanı, yıllık olağan ücret artışını Ocak ayından beri bekliyorlar/İşçiler bir önceki yılın yüzde 25 oranındaki enflasyonu karşısında yüzde 46 oranında bir ücret artışı talep ediyorlar. Devlet Başkanı Fernando Henrique Cardoso, olası bir ücret artışını mümkün olabildiğince geciktirmeye çalışırken, Ka-bine'deki barı bakanlar da ücretleri dondurmak gerektiğini sa­vunuyorlar.

Cordoso, kamu kesiminde işten çıkarma ve işe almayı ko­laylaştırmak ve personel harcamalarını kısmak için yasal dü­zenlemeler yapmayı planlıyor. Kamu kesiminde örgütlü sendikaları ise bu plan karşı çıkarak grev silahına başvurabileceklerini belirtiyorlar.

Mayıs ayında üç büyük işçi örgütü, CGT, Birleşik İşçi Kon­federasyonu (CUT) ve Sendikal Güç (Força Sindical), Hükümet/in al­dığı istikrar önlemlerini protesto etmek amacıyla genel grev çağrısı yaptılar. Sendikalar Hükümetin, sosyal amaçlı harcamalar yerine banka ve toprak sahiplerinden oluşan egemen azınlığı kollayan har­camalar yaptığını belirttiler. Sendikalara göre işsizlik oranı %15 ile 1985 yılından sonraki en yüksek düzeye çıkarken, asgari ücretin satın alma gücü 1940 yılındaki değerinin sadece % 19 üzerinde. Buna kar­şılık toprakların % 56'sı, köylüleri ezen ve toprak reformuna karşı çıkan % 2'lik bir azınlığın elinde toplanmış durumda. Sendikalar, üc­retler aynı kalmak kaydıyla çalışma haftasının 40 saate düşürülmesi, asgari ücretin artırılması, sendikal haklara saygı gösterilmesi ve acil bir toprak reformu taleplerini yükseltiyorlar.

 

Bolivya

Kasım ayının 12'sinde, Bolivya İşçileri Konfederasyonu (COB), Parlamento'nun 9 Kasım'da kabul ettiği Emeklilik Yasası'na karşı 24 saatlik bir genel greve gitti. Bolivya'daki özelleştirme sürecinin nihai basamağını teşkil eden bu yasayla, Özel sigortacılığa izin veriliyor. Emeklilik hizmetlerinin % 50'sini özel sigorta şirketlerine teslim etmeyi hedefleyen bu yasa, sendikalara göre Bolivya insanın in sırtına 200 Dolarlık bir ek külfet getiriyor. Özel sigortacılık hizmetlerini ger­çekleştirmek üzere kurulacak iki şirketin kontrolü için, dokuz ABD ve Avrupa şirketi ile birçok Bolivya şirketi çarpışıyorlar.

 

Dominik Cumhuriyeti

Serbest Bölgeler" de hiç bir sendikal hak tanınmadığı gibi, tam bir "toplama kampı" koşulları hakim kılınmaktadır. Ancak işçilerin ve kurulu sendikaların yoğun mücadelesi sonucu "ihracat üretim böigesi-EPZ" nde 22 Temmuz 1994’de Bibong Appare şirketinde toplu sözleşme bağıtlamıştır.

 

EI Salvador

4 Eylül 1996'da Güney Kore Büyük Elçiliği önünde Koreli bir şir­ketin işten attığı 400 işçi, tazminatlarının ödenmesi için oturma ey­lemine başladılar.

 

Guatemala

Latin Amerika'da ihracat için üretim yapan bölgelere Maquiladoras adı verilmektedir ve buralarda sendikal örgütlenme ça­lışması yapmak ölümü göze almak demektir. Bu bölgede sendikal ör­gütlenme çalışması yapan iki sendikacı kaçırıldı ve biri Nisan 1995'te ölü bulundu.

 

"Honduras

"Serbest Bölgelerde daha çok çalışılsın diye işçilere uyarıcı ilaçlar verilmektedir.

 

"Kolombiya

Haziran-Ekim 1995 döneminde 100 Sendikacının öldürülmesi üzerine tüm sendikalar ortak toplantı yaptılar. Ancak yıl bitiminde para-miiiter (yarı-resmi ölüm mangaları) gruplar tarafından 24 Sen­dikacı daha öldürüldü, Son 5 yılda toplam 600 Sendikacı veya Sen­dikal faaliyette bulunan işçi öldürülmüştür.

Hükümet 1997 başlarında "ekonomide acil durum" adı altında yeni bir ekonomik paket getirdi ve bu pakette işçi haklarının ve üc­retlerinin kısılması yanında, özelleştirme ye hız verme de bu­lunmaktadır. Hükümetin bu tutumuna 300 binin üzerinde kamu işçisi 11 Şubat 1997' de iş bırakarak ve yığınsal gösteriler yaparak yanıt verdi.

 

"Kosta Rika

Özelleştirme, işten çıkarmalar ve Sendikal hakların yoğun baskı altında tutulduğu bu ülkede Ağustos 1995'te Genel Grev'e gidildi.

 

**Panama

Özelleştirmeye karşı 9 Ekim 1996'da Genel Grev yapıldı.

 

**Paraguay

Ücretlerin artırılması daha iyi çalışma koşulları için Eylül 1995'te Genel Grev'e gidildi.

 

**Uruguay

Hükümetin emeklilik mevzuatını değiştirmek istemesine işçiler, son yıllarda sürekli karşı çıkmaktadırlar.

 

3- AVRUPA

 

İngiltere

Ocak ayı ve sonraki aylar, Dagenham ve Southampton ya­kınlarındaki Ford fabrikalarındaki toplu pazarlık anlaşmazlıklarına tanık oldu. Anlaşmazlıklar, ücret ve çalışma saatleri konusunda yo­ğunlaştı. Aynı fabrikalarda 1995 yılında da grevler yaşanmıştı. İşçiler GM'de çalışma saatlerinin düşürülmesini emsal alırken, işveren uygulamanın rekabet gücünü baltalayacağını savunuyor. Ford, işçilerini dün uyararak Taşımacılık ve Uzay İşçileri Sendikası tarafından ya­pılan grev çağrısına destek vermeleri halinde işlerini kaybedecekleri uyarısında bulundu, İki yıl için 9,25 ek zam verilerek herhangi bir grev istemediklerini belirtmeleri için bütün işçilere bir gizli oy pusulası gön­derildi. Yönetim, birinci yıl için % 4.75 zam ve 1997 yıl için % 4.5 zam ve eğer enflasyon % 4.5'den fazla gerçekleşirse gerçekleşen enflasyon artı %0.5 ücret zammı önerdi.

Sendika liderleri ise işçilerin grev çağrısına uyacaklarından emin. Oylamanın sonuçlan ise. gelecek ay içerisinde belli olacak. Ancak Dagenham ve Southhampton Limanı yakınlarındaki Ford fab­rikalarında işçilerin huzursuzluğu giderek artıyor. Geçen yılda bu fab­rikalarda yasadışı grevler yaşanmıştı. Sendika, ücretlerde tatminkar bir artış, çalışma saatlerinin azaltılmasını isterken şirket bu istekleri kabul etmiyor. Sendika ise General Motors ile işçiler arasında yapılan çalışma saatlerinin azaltılmasına dair anlaşmayı emsal gösterirken, şirket çalışma saatlerinin kısaltılması gibi işgücü verimliliğini et­kileyebilecek bir gelişmenin şirketin rekabet gücünü etkileyeceğini be­lirtti. Sendika ise Ford'dan isteklerinin gerçekleştirilemez bir şey ol­madığını sadece Ford'un Avrupa'daki diğer fabrikalarında uyguladığı şeyleri istediklerini belirtti. İngiltere'de otomotiv sektöründe özellikle küçük firmaların toplu sözleşme kurallarına riayet etmedikleri söy­leniyor.

İngiltere Ulusal İstatistik Bürosu'nun Ağustos ayında yayınladığı verilere göre Haziran ayı endüstriyel ilişkiler açısından son altı yılın en kötü ayı oldu. Uyuşmazlıklar nedeniyle Haziran ayı içerisinde geçici sonuçlara göre 228 bin işgünü kayboldu. Bu yoğun grevlerin ya­şandığı 1990 yılı Mart ayında kaybolan 236 bin işgününden sonra gö­rülen en yüksek sayı. 1996 Haziran ayı itibariyle son 12 ay süresince 235 bin işçinin katıldığı 233 Grev'de kaybolan işgünü sayısı ise 592 bine ulaşıyor. Ancak istatistiklerde, Liverpool dok işçileri gibi işten çıkantmış işçilerin sürdürdükleri eylemler ile, onun altında işçinin ça­lıştırıldığı işyerlerindeki ve bir günden kısa süren eylemlere yer ve­rilmiyor.

Gözlemciler söz konusu verileri gelecek günlerde yükselecek grevlerin habercisi olarak gördüler. Dibb Lupton Broomhead adlı bir araştırma şirketinin yayınladığı Endüstriyel ilişkiler Raporu'na göre Sendikacıların % 68'i, 1997 yılında eylemlerin artacağına inanıyor. Sendikacıların % 17'si Grev dışı eylemlerin artacağını düşünürken, yüzde 23'ü daha fazla uyuşmazlığa gidileceğini tahmin ediyor. Öte yandan kamu kesimi işverenlerinin % 61 'i ile özel sektör işverenlerinin % 32'si de 1997 yılında endüstriyel ilişkilerde huzursuzluğun ar­tacağını belirtiyorlar.

 

*Fransa

Haziran ayı Fransız Hükümeti'nin aldığı yeni tasarruf ön­lemlerine karşı tepkilere sahne oldu. Telekomünikasyon şirketi France Telecom, elektrik ve gaz şirketi EDF-GDF demiryolları şirketi SNCF çalışanları biraraya gelerek bir eylem takvimi belirlediler. Ekonomi Ba­kanı Jean Arthuis'nin açıkladığı tasarruf önlemleri arasında, savunma harcamalarının kısılması ve savunma sanayiinde gelecek 3 yıl içe­risinde 30 bin kadronun iptali bulunuyor. Bakanlar Kurulu'nun özel­leştirilmesi kararını aldığı ve parlamentoya sunduğu te­lekomünikasyonun özelleştirilmesine karşı, CGT ve CFDT gibi konfederasyonların çağrısıyla gerçekleştirilen bir günlük grev, genel olarak özelleştirmeye karşı bir eylem niteliğini de taşıyordu. EDF-GDF işçileri kamu hizmetlerinin korunması talebiyle topladıkları imzaları da ELYSEE Sarayı'na ilettiler. Demiryolları çalışanları ise statülerindeki değişiklik önerilerine karşı grev ve gösterilere gidiyorlar.

Fransa'da Eylül, Ekim ve Kasım ayları da yaygın eylemlere tanık oldu. Eylül ayı sonunda, Hükümet'in 1996 yılı için Bütçe'de eği­time ayırmış olduğu miktarı %18 oranında azaltması, 2 bin 600 öğ­retmenin   işine  son   vermesi  ve   17  bin  yedek  öğretmenin   an taşmalarının da yenilenişi, tüm ülkede İlk, orta ve yüksek okul eği­timcilerinin tepkisine yol açtı. Paris'te Sobonne Üniversitesi'nm önün­den başlayan yürüyüş, Milli Eğitim Bakanlığı'nın önünde son buldu.

Ekim ayı ortasında, Hükümetin ücretleri düşürme ve işten çı­karma polotikasına karşı sendikaların çağrısıyla gerçekleşen gene! grev'de 600 bin işçi hayatı durdurdu. Öncelikle demiryolu ve havayolu hizmetlerini etkileyen Grev'e, elektrik ve gaz işçileri ile kamu kesimi ve özel sektörde çalışan doktorlar da destek verdiler. CGT Genel Sek­reteri Louis Viannet işçi sınıfının eylemliliğini, harektliliğini koruduğu ve geliştirdiğini belirtti. CGT'ye göre Paris'te 100 bin, Cumhurbaşkanı Jacques Chirac'ın seçim bölgesi olan Bordeaux'da ise, polis ka­yıtlarına göre 25 bin kişi yürüdü.

Fransa'nın Maastricht anlaşması gereği kamu açıklarını gayri safi yurtiçi hasılanın % 3'ünün altına çekmeyi zorunlu kılıyor. Hükümet bu hedefe, ücretleri dondurarak ve işten çıkarmalara giderek ulaş­maya çalışıyor. Bu nedenle 1997 yılı içerisinde kamu kesiminde 5 .600 kişinin işten çıkarılması düşünüîüyorken bir yandan da ücretleri dondurma ve işten çıkarma yöntemlerine başvurulması bekleniyor.

Juppe Hükümeti'nin kemer sıkma politikalarına karşı gösteriler, Kasım ayında da sürdü. Kasım ayı ortasındaki iki günlük genel grev'e, posta çalışanları ile gazeteciler, Paris kenti otobüs ve metro işçileri, banka çalışanları, havayollanndaki pilotlar katıldılar. Grev ve gös­teriler, harcamaları kısmaya ve vergileri artırmaya çalışan hükümeti durdurma, kamu şirketlerinin özelleştirilmesi ve bu süreçte işçi çı­karılmasına karşı çıkmayı hedefliyor.

 

"Almanya

Almanya'da 1 Mayıs İşçi Bayramı 150 şehirdeki mitinglerle kut­landı. Mitingler işsizliğe, sendikasızlaştırmaya, sosyal harcamalardaki kısıtlamalara karşı protestolara dönüştü. Mayıs ayı ayrıca kamu ke­siminde toplu pazarlıklara da tanık oldu. Hükümetin önerdiği "sıfır" ücret artışı görüşmelerde tıkanıklığa yol açtı ve çeşitli şehirlerde posta ve belediye işçileri olmak üzere binlerce işçinin katıldığı uyarı grevlerine gidildi. Görüşmeleri işçiler adına Kamu Hizmetleri ve Ta­şımacılık Sendikası (ÖTV) ile Alman Büro Çalışanları Sendikası (DAG) sürdürdü. DGB yöneticiler de genel greve gidebileceklerini belirttiler.

Haziran ayının ortasında, DGB'nin çağrısı üzerine Bonn Üni versitesi önünde toplanan 350 bin işçi Hükümet'in bütçe politikalarını protesto etti. DGB Genel Başkanı Schulte konuşmasında, şirket if­laslarının arkasında yüksek ücret artışları değil, mali spekülasyonların yattığını savundu. Başbakan Helmut Kohl ise eylemi ciddiye al­madığını ifade etti. İşçilerin yanısıra, Sosyal Demokrat Parti tem­silcileri de eyleme katıldılar. Ancak, sendikaların eylemden önce al­dıkları karar uyarınca, siyasi partilere konuşma hakkı tanınmadı.

Haziran ayı sonuna doğru, Başbakan Kohl'un önerdiği istikrar ve yeniden yapılanma önlemleri yeni protestolara neden oldu. Ön­lemler arasında, kadın işçiler için emeklilik yaşının yükseltilmesi, has­talık tazminatının kaldırılması ve işten çıkarma ile ilgili düzenlemelerin gevşetilmesi yer alıyor. İG Metali Genel Sekreteri Klaus Zvvickel, Hü­kümet'in "İstihdamın Artırılması Projesi" çerçevesinde sendikalarla gö­rüşmesi gerektiğini söyledi. Hükümet, sayıları 4 milyonu bulan iş­sizlere, işgücü piyasasını esnekleştirmeye dönük önerilerle, neo-liberal önjemlerle "el uzatma"yı planlıyor! Bu arada Avrupa'nın en önemli otomobil üreticisi WolksWagen'in üç fabrikasında 25 bin işçi işi durdurdu. GM'in taşeronu Adam Opel'de de kısa süreyle iş dur­duruldu.

DAG Yönetim Kurulu üyesi Lutz Freİtag, Hükümet'in 1982 ila 89 yılları arasında, sosyal harcamaları % 10 oranında düşürdüğünü, buna karşın işsizliği ciddi şekilde artırdığım söyledi. Bu karşı iş­verenler örgütleri istihdamın ancak daha fazla esneklik ile ar­tırılabileceğini, sosyal harcamaları kısarak insanların önüne fırsatlar koymak gerektiğini savunuyorlar. İşverenlere göre, sendikalarla gö­rüşmek istihdamı artırmayacak sendikalar sosyal dengeyi tehlikeye sokuyorlar.

Ekim ayı başında, birçok şirketin hastalık tazminatında ke­sintilere gitmesi karşısında 100 binin üzerinde işçi kitlesel eylemler ör-gütlediler. Daimler-Benz'de'in Stutgart'daki ana fabrikasında 16 bin işçi, Bremen ve Mannheim'da ise 12 bin işçi yürüyüşe geçtiler. GM'in taşeronu Adap Opel'in Rüsselheim tesisinde 12 bin, Ford'un Co-logne'daki fabrikasında ise 10 bin işçi yürüdü.

İG Metali, toplu sözleşmelerinin ilgili maddelerini çiğneyen iş­verenlere karşı yasal eylemlere başvuracağını bildirdi. Metal iş­verenleri, ücret artışı, hastalık tazminatı ve yılbaşı ve tatil ik­ramiyelerini kısmayı planlarken, mali zorluk halinde işçi çıkarmanın kolaylaştırılmasını istiyorlar. İG Metali ise, hastalık tazminatını tar­tışma konusu yapmayı kabul etmedi.

 

*İtalya

İtalya'da, sessiz geçen bir altı yıldan sonra, geçen yıl en­düstriyel ilişkilerde bir canlanmaya tanık oldu. Bunun bir nedeni 1996 yılının bir toplu pazarlık yılı olmasıydı, Sendikalar, reel ücretlerde, 1993 yılı sonrasındaki düşüş eğilimini tersine çevirmeyi ve bununla birlikte pazarlık güçlerindeki aşınmayı da durdurmayı planlıyorlardı. Ancak geçmiş kayıpların telafisi çok güç görünüyor, işveren Kon­federasyonu (Confindustria) ve Metal İşverenleri Sendikası Fe-dermeccanica, Liret'in değer kaybına karşılık ücret maliyetlerinin yük­sek olmasının rekabet gücünü düşürdüğünü savunuyorlar. Sendikalar işverenlerin, 1993 yılındaki anlaşmayı tekrarlamak istediklerini, iş­sizliğe çare olarak esnekleştirmeyi önerdiklerini vurguluyorlar. Kaldı ki bütçe kısıntıları da, Ramoni Brodi Hükümeti'nin yüzde 12 civarında seyreden işsizliği düşüreceği iddiasını geçersiz kılıyor.

Metal işçileri 1993 yılının Temmuz ayında başlayan Eşel Mobil sisteminin terk edilmesini istiyor, ücret artışlarını verimlik ve iliş-kilendirmeyi de bırakarak üç taraf arasında güçlü bir anlaşma sağ­lanması gerektiğini belirtiyorlar. Metal işçileri, geleneksel olarak en­düstriyel anlaşmazlıklarda işçi tarafının öncülüğünü yapıyor. Sendikalar göre, geçmişte tahmini enflasyon oranına göre belirlenen ücret artışları reel ücretleri düşürdü.

Ücret artışları konusundaki anlaşmazlık, Ekim ayında metal iş­çilerinin Grev çağrısı yapmalarına yol açtı. Taranto kentindeki Av­rupa'nın en büyük entegre çelik tesisindeki işçiler, demiryollarını bloke ederek eyleme başladılar ve lokavt halinde eylemlerin artacağı uya­rısında bulundular. Yine Ekim ayı ortasında, havayolları çalışanları ve yerel ulaşım işçileri de grevlere gittiler. Bu Grevlerin nedeni de ücret uyuşmazlıkları idi.

 

"İspanya

1996 yılı ispanya'da da, Jose Maria Aznar Hükümeti'nin bütçe ve işgücü piyasasını esnekleştirme politikalarına karşı protestolara tanık oldu. Ayrıca işverenler de sosyal güvenlik prim paylarının dü­şürülmesini talep ediyorlar. Hükümet bir yandan Avrupa Para Biriiği'ne geri dönmeyi düşünürken, diğer yandan da kamu kesimi ve işgücü pi­yasasını reorganize etme sürecinde işçi tepkisini minimize etmeye ça­lışıyor. 1997 Yılı Bütçesi, Maastricht Antlaşması gereği, gayri safi milli hasılanın % 4'ünü aşan kamu açıklarını kısa sürede % 31ere dü sürmeyi hedefliyor. HüKümet, tkim ayı içerisindeki işçi eylemleri sönük geçince kamu kesimi ücretlerini dondurma kararı aldı. Bar-celona'daki eyleme 40 bin işçi katılırken, Madrid ve diğer şehirlerdeki sayı daha da düşüktü. 2 milyon civarında kamu çalışanının et­kileneceği ücret dondurmasına karşı sendikalar genel greve gitmeyi planladılar. Öte yandan hükümet, işçi ve işverenlerin işgücü pi­yasasını esnekleştirecek bir plan üzerinde anlaşamamaları du­rumunda Meclis'e kendi tasarısını sunacağını bildirdi.

HükÖmet ayrıca limanlarda ve askeri fabrikalarında işçi çı­karmayı ve bazı işyerlerini kapatmayı hedefliyor. Özelleştirilecek sek­törlerin başında, 25 bin kişinin çalıştığı madencilik geliyor.

 

"Yunanistan

Hükümetin uygulamaya koyduğu reform paketine karşı Mayıs ayı başında üç günlük genel greve giden inşaat işçileri, ekonomi Ba­kanı taleplerini sözlü olarak kabul edince eylemlerine son verdiler. Bu­nunla birlikte, böylesi sözleri daha önce de duyduklarını belirten iş­çiler, greve son vermekle birlikte gösterilere devam edeceklerini bildirdiler. Yunanistan'da itfaiye erleri ile araçlarını gösterilerde kitleye karşı kullanılma girişimine karşr itfaiye çalışanları da ülke çapında bir" kampanya başlattılar.

 

'Ukrayna

İşçi ücretlerinin aylardır ödenmemesi büyük protestolara neden oluyor. Şubat ayı, madenlerde yaygın grevlere tanık oldu. Geriye dönük ödemelerin yapılacağı sözü verilmesine karşın, bu söz yerine getirilmedi. Bunun üzerine Temmuz ayında yeni bir Grev dalgası spontane bir şekilde patlak verdi. Grevlerin başını, 1989 yılındaki maden işçileri grevleri sırasında doğan, Ukrayna Maden İşçileri Ba­ğımsız Sendikası (MITUU) çekiyor. Uluslararası Kimya, Maden ve Genel İşçi Sendikaları Federasyonu (ICEM), binaları basılan, yö­neticileri tehdit edilen, tutuklanarak yargılanan, işkence gören Sen­dikayı desteklemek üzere uluslararası bîr kampanya başlattı. Pavlo Lazarenko Hükümeti, polis ve mafya saldırışına muhatap olan Sen­dikayı, işçilerle yapacağı görüşmelere katmamaya çalışıyor.

 

'Sırbistan

Kırkiki elektronik firmasından oluşan NIS (El-Nis) grubuna bağlı işçileri ücretlerinin aylardır ödenmemesi karşısında Greve çıktılar.

 

Yaklaşık 10 bin işçinin grevi sürerken, İşçilerin Mayıs ayı başındaki Meclise yürüme teşebbüsleri polis tarafından sert bir şekilde önlendi.

*Norveç

Nisan ayında, büyük otellerdeki ücret anlaşmazlığı, onbir yıldan sonra grevlere neden oldu. 15 bin işçinin katıldığı grev kararı, işçilerin yıllık % 7 oranındaki ücret artışı talebini işverenlerin kabul etmemesi üzerine alındı. Otel işverenleri enflasyon oranında (yıllık yüzde 1 ci­varında) ücret artışı teklif ederken, işçi tarafı da rekabet gücünü ko­rumak için, yüksek kalifikasyonlu işçilere yüksek ücretler ödemenin

şart olduğunu savunuyor.

Toplu sözleşme görüşmeleri tıkanınca, Norveç Sendikalar Birliği (LO) yetmişüç yıl aradan sonra greve çıktı. 1923 yılında, metal iş­kolunda ücretlerin aşağıya çekilmesi üzerine metal işçileri greve git­tiler. Oslo'da başlayan grev, yasadışı ilan edilmesine ve lokavta rağ­men, 1924 yılının ortasına kadar sürdü ve kış boyunca devam etti. 45 bin sanayi sektörü ve inşaat işçisinin katıldığı LO grevinin, Mayıs ayı ortasında başlayacağı ve işçi talepleri kabul edilinceye kadar süreceği bildirildi. Bu arada köylüler de, yeni destekleme politikalarına karşı protestolara başladılar.

 

**Çek Cumhuriyeti

Hükümetin uygulamalarına karşı sendikalar, yığınsal gösterilerle yanıt vermektedirler. Örneğin Mart 1995'te yapılan bir gösteri ile hü­kümetin emekliiilk haklarında yaptığı kısıtlamalar protesto edilmiştir. Oysa daha önce 21 Aralık 1994'te emeklilik maaşlarında kısıtlamaya gidildiği için genel grev yapılmıştı.

 

4-OKYANUSYA

 

*Avusturalya

John Hovvard Hükümeti'nin neo,liberal bütçe politikası ve açık­ladığı yeni çalışma yasası tasarısı, büyük İhtilaflara yol açtı. Hü-kümet'in planladığı iki yılda 8 milyar Avusturya Doları tutarındaki har­cama kısıntısı, gayri safi milli hasılanın % 2'si tutarında bir rakam, ayrıca eğitim harçları da artırılıyor. Yeni çalışma yasası ise, sen­dikaların etkisini azaltarak işgücü piyasasını  esnekleştirmeyi he defliyor. Yeni düzenleme sendikacıların işyerlerine girişini pratik ola­rak imkansız hale getirecek. Bütçe politikası ve yeni çalışma yasası tasarısına karşı başkent Canberra'da 15 bin kişi Parlamento önünde toplandı. Göstericilerin polis barikatını yararak binaya girmesi üzerine çatışma çıktı. Başbakan işçilerle görüşmeyi reddederken, muhalefet de çatışmayı tasvip etmediklerini, ancak işçilerin kızgınlığının an­laşılabilir olduğunu savundu.

 

5-ASYA-PASİFİK

 

"Japonya

Japonya, aşırı çalışma ve stresten kaynaklanan ani ölümler (ka-roshi hastalığı) ile ilgili tartışmalara tanık oldu. Mart ayı içerisinde, Ja­ponya'nın en büyük reklam şirketi olan Dentsu, aşın çalışma so­nucunda bunalıma girerek intihar eden bir işçinin ailesine 1.2 milyon dolar tazminatı ödemek zorunda kaldı. İşverenlerin bir meslek has­talığı olarak görmeye yanaşmadıkları karoshi ile ilgili bu gelişme, sa­dece ilerideki davaların önünü açmakla kalmayıp, aynı zamanda Japon endüstriyel ilişkiler sisteminin, özellikle de işletmecilik an­layışının mahkum edilmesi anlamına geldi.

Yirmidört yaşındaki Dentsu çalışanı Ichore Oshima, onyedi ay boyunca geceleri ve hafta sonları çalışmaya zorlandı. 1991 yılının Ağustos ayında intihar eden Oshimo, bunun öncesindeki 8 ayın 105 gününü gece 2, 49 gününü ise gece 4'e kadar çalışarak geçirmişti. Ai­lesine göre Oshimo geceleri sadece iki-üç saat uyuyabiliyordu. Dent­su, Oshima'nm özel hayatıyla ilgili bazı problemleri olduğunu iddia ederek temyiz yoluna başvuracağını açıkladı, ancak temyiz başvurusu geri çevrildi ve Şirket suçlu bulundu. Bu karar, yaygın ancak gölgede kalmış bir uygulamanın, işçilerin aşırı çalıştırılması probleminin gün-yüzüne çıkmasında tarihi bir adım oldu.

Aşırı çalıştırılmayı takip altına alan Avukat Hiroshi Kavvato, ka­rarın şirketlere bir uyarı olmasını ümit ettiğini belirtti. Japon Hükümeti varlığını yıllardır kabul etmediği karoshi hastalığını çalışma yasasına dahil ediyor. 1995 yılında, bir önceki yıla kıyasla iki katma çıkan, 95 y 'İmin sad^ca Ocak ve Şubat aylarında sayısı 63'e varan ölümler ür­kütücü Dir manzarayı or+aya koyuyor.

Karoshi'de simgeltşen çalışma koşulları, Japon işçileri arasında bağımsız bir insiyatifi başlatarak, Japon İşçileri İnsan Hakları Ko­mitesinin kurulmasına yol açtı. Tokyo merkezli bir kuruluş, Birleşmiş Milletler'e sunduğu, 1996 yılı Temmuz ayı tarihli bir raporda, sözde "dayanışmacı" model altında işgücü kapasiteleri (kas ve beyin olarak) aşırı derecede zorlanan işçileri tehdit eden karoshi hastalığının, hemen her sektördeki ve kademedeki çalışanı tehdit eden bir meslek hastalığı olduğuna değiniyor. Ayrım tanımayan bu hastalık, üretim iş­çilerini olduğu kadar, üst düzey yöneticilerini de vuruyor.

Son sekiz yıl boyunca mahkemelere, olası nedeni karoshi olan 4 bin 152 dava götürüldü. İntihar, karoshinin en trajik neticesi. 1996 yılı içerisinde mahkemelere getirilen bir başka vak'a, tek bir gün dahi izin yapmadan bütün bir ay boyunca çalışan, bir diğer vak'a hafta içe­risinde yoğun şekilde çalışarak hafta sonlarında da müşterilerini golf oynamaya götüren* bir diğeri ailesinden uzak bir yere çalışmaya gön­derilen, yine bir başka vak'a İse, sadece tek bir gün izin yaparak bütün bir ay boyunca çalışan şahıslara ait.

Japon Hükümeti, yılda 3.100 saatin üzerinde çalışanları risk grubuna sokuyor. Ve ne yazık ki, her altı Japon işçisinden birisi bu şartlar altında çalışıyor, dolayısıyla her an ölme riski taşıyor. Yine Rapor'a göre İşçi Sendikaları Millî Konfederasyonu (Zenroren)'nun 1995 yılında yapmış olduğu bir ankette, ankete katılanların % 54,1'i, "Sizi şu anda en fazla endişelendiren nedir?" sorusuna, "Sağlığım," cevabını veriyorlar. (Bu arada klasik meslek hastalıklarının ortadan kalkmış olduğu da zannedilmemeli. Çalışma Bakanlığı'nm yürüttüğü bir araştırmaya göre, 1994 yılı itibariyle yaklaşık 390.000 işçi tozlu iş­lerde çalışıyorlar. Bunların yüzde 10.3'ünün pneumoconiosis'e ya­kalandıkları teşhis edilmiş.)

Rapor, karoshi'ye karşı mücadelede başarının, uzun çalışma saatleri, aşırı yoğun çalışma ve gece çalışmasının sınırlandırılmasına bağlı olduğunu belirtiyor. Oysa şu sıralarda Japon Hükümeti, tam da tersini yaparak, işgücü piyasasını esnekleştirmek adına, Çalışma Standartları Kanunu'nu revize ediyor ve çalışma saatlerinin kı­saltılması değil aksine daha da uzatılması yönündeki çerçeveyi oluş­turuyor. Esnekliğin anavatanı Japonya'da dahi daha fazla esneklik is­tenmesi, insani sınır tanımayan kar hırsının en bariz örneğidir.

İşgücü maliyetlerini düşürmek amacıyla, ücretlerin dondurulması ve asgari ücret uygulamasına son verilmesi gerektiğini savunuyor. Rengo'ya göre tedbir alınmadığı takdirde işsizlik problemi çö­zülemeyecek. Sendikalar agöre 1984 ile 94 yılları arasındaki yıllık or­talama reel ücret artışları yıllık ortalama büyüme oranının altında kaldı. Ayrıca, Japonya'da savaş ertesinin en yüksek işsizlik oranı da % 3.4 ile 1995 yılının Kasım ayında gerçekleşti. Bu gelişmeler, savaş ertesinde Japon endüstriyel ilişkiler sisteminin olduğu göbi çöktüğü manasına geliyor. Rengo'ya göre gelir eşitsizliği, tüketimin düşmesi ve ekonominin daralmasına neden oluyor. Sendikalar r işverenleri yü­rürlükteki toplu sözleşmeleri delme girişimlerine karşı da uyarıyorlar.

 

**Bang ladeş

Ücret artışı ve kamu işyerlerinin özelleştirilmesini protesto için 11-12 Nisan 1995 tarihlerinde yaygın grevlere gidildi.

 

**Burma (Miyanmar)

Doğal gaz sektöründe faaliyet gösteren ABD'li şirketler kölelik koşullarında işçi çalıştırmaktadırlar. Sendikal hakkı tanımayan Burma yönetimine karşı uluslararası kampanyalar açılmakta, sendika he­yetleri ülke yetkilileri ile görüşmeler yaparak bu kölelik düzenine son verilmesi için baskı oluşturmaktadırlar.

"Endonezya

Günde 2 Dolar olan asgari ücretin yükseltilmesi için uğraş veren SBSI Sendikası yetkilisi Muchtar Pakpahan 6 yıl hapse mahkum oldu. Ülke içi ve dışında gerçekleştirilen dayanışma karşısında Mayıs 1995'te serbest bırakıldı.

 

**Güney Kore

Hükümetin tüm baskılarına rağmen 11 Kasım 1995'te, 861 sen­dika tarafından Kore Sendikalar Konseyi (KTCU) adında yeni bir sen­dikal merkez daha kuruldu. Çoğunluğu Huyundaİ ve Daewoo işçileri olmak üzere bu Federasyonun kuruluşunda 390 bin üye temsil edildi. Böylece daha önce kurulu olan Kore Sendikalar Federasyonu (FKTU) yanında, hükümet ve işverenlerce şiddetle karşı çıkılan ikinci bir sen­dikal merkez daha kurulmuş oldu. Ancak hemen bu sendika yetkilileri tutuklanmaya ve üzerlerinde çeşitli baskılar uygulanmaya başlandı.

Yeni kurulan sendikal merkez hemen Temmuz 1996 başında özelleştirme ve işten çıkarmalara karşı bir günlük uyarı grevi yaptı ve çalışma yasasının demokratikleştirilmesi talebinde bulundu. Mevcut yasalan çiğnediklerinden, 1988 yılından bu yana tutuklanan sendikacı sayısı 2 bini bulmaktadır.

Sendikalar özellikle ILO'nun 87 ve 98 sayılı sözleşmeleri doğ-ruitusunde sendikal hak ve özgürlüklerin çalışma yasalarında yer al­ması yönünde kampanya başlattılar.

Hükümet ise OECD'ye üye olmanın koşullarını yerine ge­tirebilmek için, yine OECD tarafından istenen biçimde çalışma ya­salarının değiştirilmesi peşinde idi. 26 Aralık 1996'da sabaha karşı kabul edilen yeni çalışma yasası ile; işverene işten çıkarma için ko­laylıklar, grevci işçi yerine yeni işçilerin çalıştırılabiimesini ve lokavt ilan edilebilmesini, esnek çalışma saatlerini ve geçici sözleşme sta­tüsünde işçi çalıştırılmasını getirdi.

Bu yasanın kabulü duyulur duyulmaz Kore ve hatta Uzak Do­ğuda görülmemiş biçimde genel greve gidildi. Böylece "uysal ve ça­lışkanlığından sıkça sözü edilen, asya Kaplanları ülkelerindeki işçiler, son derece etkin bir sınıfsal tavır ortaya koydular. Aynı zamanda es­nekleşmeye, küreselleşme ve yeni liberal ekonomik politikalara karşı bir tavır olan bu genel grev ve eylemler, örnek olabilecek nitelikte Ara­lık 1 996 ve Ocak 1997 boyunca aralıksız sürdü.

İşverenler önce lokavt ilan ettiler ve ardından 500 bin işçinin işten çıkarıldığını açıkladılar, ancak işten çıkardıklarını ilan ettikleri 500 bin işçiyi geri aldılar. Daha sonra hükümet sendika yetkilileri ile görüşmeyi ve çıkarılan yasalan geri almayı kabul etti. Bîr gelenek ola­rak Myongdong Katedrali etrafında yapılan yürüyüşlere 100 binlerce işçi katıldı. Bu yürüyüşler sırasında güvenlik güçleri ile çatışmalar oldu ve pekçok sendikacı tutuklandı.

Güney Kore'deki, İşçilerin bu görkemli mücadelesine ulus­lararası sendikalar ve diğer ülkelerdeki sendikalar tarafından da­yanışmalarda bulunuldu.

Yıllığımız basıma hazırlanırken kabul edilen çalışma yasası geri alınmış ve yeni yasanın hazırlıkları için sendikalar ile görüşmeler ya­pılmakta idi.

** Hindistan

Telekomun özelleştirilmek istenmesi üzerine 450 bin telekom iş­çisi Haziran 1995'te greve gitti ve diğer tüm sendikalar ve emekçi ku­ruluşla* tarafından ç!a desteklendi.

İşçi, kadın, gençlik, öğrenci ve diğer emekçi örgütlerinin üyesi olduğu Yığın Örgütleri Ulusal Birliği hükümetin ekonomik önlemlerine karşı 18 madde altında taleplerini ilettiler ve kabul edilmediğinde ulu­sal çapta eylem planı hazırlandı.

7,5 milyon balıkçının hakları için 18 Ocak 1996'da Genel Grev'e gidildi.

 

**İran

Çalışma koşullarının düzeltilmesi ve ücretlerin artırılması ta­lebiyle hükümete yapılan başvuruya yanıt alamayınca hemen tüm pet­rol işçileri 19-20 Aralık 1996'da greve gittiler,

Şeriat rejimi işçilerin bu taleplerini kabul etmeyip sert önlemlere başvurdu.

Ancak,1997 Şubat ve Mart aylarında petrol işçileri yeniden greve gittiler ve çeşitli direnişlerde bulunarak sendika ve toplu iş söz­leşme hakkını savundular. Ayrıca bu talepleri yerine getirilmediğinden süresiz greve gidileceğini de ilettiler.

 

**İsraii-Filistin

İsrail'deki sendika merkez Hisdatrut ve Filistin Sendikaları Genel Federasyonu, GFPTU arasında birliktelik yönünde Önemli bir anlaşma yapıldı. Anlaşmaya göre İsrail'deki 50 bin Filistinli işçinin sorunları ile birlikte uğraşılacak ve üye aidatlarının yarısı GFPTU'ya verilecek.

 

"Kazakistan

14 Ocak 1995'te 100 bin madenci bir kaç aydır ödenmeyen ma­aşlarının ödenmesi için greve gittiler.

 

**Pakistan

"Serbest bölgeler", sendikaların girmemesi için askerler ta­rafından çember altına alınmıştır.

6 Ocak 1996'da özelleştirmeye karşı yığınsal gösteriler yapıldı.

 

**Rusya

İşçi hareketlerinin en yoğun ve ancak sorunların da en yoğun ol­duğu ülkede sendikaların grevleri, direnişleri ve protestoları eksik ol­mamaktadır. Öğretmenlerden madencilere tüm sektörler için böylesi gelişmeler olmaktadır.

Rusya Bağımsız Sendikalar Federasyonu (FITUR) çağrısı üze rine, ücretlerin ödenmemesi ve işsizliğin artışına karşı 12 Nisan 19951e Genel Grev gerçekleştirildi. Hükümetin işçilere 5,6 Trilyon ruble borcu bulunmaktadır. % 14.2 oranda, 10 milyon kişi işsizdir.

Yine FITUR, 3 Kasım 1995'te yayınladığı bir açıklamada iş­çilerin alacaklarının 10 trilyon rubleyi geçtiği belirtildi. 1994 yılından birkaç misli fazla olarak Kasım 1995'e değin bu yıl çıkılan Grev sayısı 5.874 olmuştur.

Büyük çoğunluğu öğretmen olan Eğitim ve Bilim Çalışanları Sendikası tarafından başlıca ücret talebi ile ülke çapında genel grev­ler yapılmaktadır. İlki Eylül 1995'te bir gün ve ikincisi Aralık 1995'te 2 gün yapılan Genel Grev, üçüncü kez 30 Ocak 1996'da 3 gün olarak gerçekleştirildi.

Madenciler, 1-2 Şubat 1996'da yaptıkları Grevlerde taleplerini kabul ettirdiler.

Enerji, kimya, kağıt, madencilik ve diğer bazı sektörlerden 15 milyon işçi, ücretlerinin ödenmesi ve işsizliğin durdurulması için ülke çapında, 5 Kasım 1996'da uyarı Grev'i yaptılar.

Kömür madeni işçilerinin, ücretlerinin ödenmesi için 3 Aralık 1996'da başlattıkları süresiz greve, diğer sektörler de katılınca genel grev oluştu.

Rusya'daki en büyük gösteri 2 milyon işçi ve halkın diğer ke­simlerinin katılımı ile Mart 1997 sonunda Moskova'da yapıldı.

 

6-ORTADOĞU

 

*Lübnan

CGTL, Ocak ayı başında "Ekmek ve Özgürlük" sloganıyla dü­zenlediği kongresinde mevcut ekonomi politikalarına karşı greve ve eyleme gitme kararı almıştı. Nitekim Şubat ayı yaygın eylemlere tanık oldu. Nisan ayında da işçiler, ücret anlaşmazlığı nedeniyle birçok sek­törde greve gittiler. Grevlerin örgütleyicisi Lübnan Genel İş Kon­federasyonu (CGTL). 1975 ila 90 yılları arasında bir iç savaşın ya-sandığı Lübnan'da nüfusun % 66'sı yoksulluk çizgisinin altında bulunuyor. Nüfusun % 35'i son derece yoksulken, % 10'luk bir kesimi giderek zenginleşiyor. Reel ücretlerin 1980 yılına kıyasla % 25'e düş­tüğü Lübnan'da asgari ücret sadece 170 Dolar. Rafic Hariri Hü-kümeti'ni insanları açlığa mahkum etmekle suçlayan CGTL, sosyal adalet ve demokratikleşme taleplerini yükseltiyor.

 

7-AFRİKA

 

*Güney Afrika

Lokavtın anayasal bir hak olarak tanınması girişimlerine karşı, sendikaların başlattığı kampanyanın bir parçası olarak Nisan ayı tüm ülkede eylemlere sahne oldu. Eylem çağrısını yapan Güney Afrika Sendikalar Konfederasyonu (Cosatu), eylemin bazı bölgelerde % 100 katılımla gerçekleştiğini bildirdi. Cosatu Genel Sekreteri Sam Shilovva, politik partileri Lokavt yasa tasarısı m n iptal edilmemesi halinde kitlesel eylemlere başvurulacağını söyleyerek uyardı. Afrika Ulusal Kongresi (ANC)'nin ikiyüzlü politikası da eleştirilere yol açıyor. Pretoria'daki ey­lemlerde kızgın işçiler politikacıları yuhaladılar. Cape Tovvn'da işçilerin saldırısına uğrayan Demokratik Parti Lideri Tony Leon, bir açıklama yaparak grevlerin ülke ekonomisine pahalıya malolduğunu öne sürdü.

Cosatu Genel Sekreteri Zwelinzima, "lokavt hakkı'nın ya­salaşması toplumsal eşitsizliğin artacağını ve sömürgeci sistemin eski haliyle meşru kılınacağını belirtti. Devlet Başkanı Nelson Mandela ise grevlerin Güney Afrika tarihinin bir parçası olduğunu, paniğe gerek ol­madığını söyledi.

Madenlerdeki kötü çalışma ve ücret koşullarına karşı çıkan iş­çiler, işverence yasadışı zorbalıkla bastırılmaya çalışılıyor. Haziran ayında Johannesburg yakınlarındaki Doğu Driefontein madeninde ça­lışan yedi işçi vahşi bir şekilde öldürüldü. Gold Fields Grubu ta­rafından işletilen madende çalışan işçiler ücret artışı talebiyle greve gitmişlerdi. İşçiler, Gold Fields'i bu tür saldırıları düzenlemekle suç­ladı. Bu arada, Temmuz ayında da Johannesburg'daki dünyanın en büyük platin madeninde çalışan 28 bin işçi mahkeme kararına rağmen işten atıldılar. Grevci ve sendikasız işçiler, yan ödemelerin gas-bedilmesine karşı çıkıyorlar.

Cosatu, İMF ve Dünya Bankası destekli neo-liberal ekonomi po­litikalarına karşı da bayrak açıyor. Cosatu Genel Sekreteri Sam Shi­lovva, Hükümetin Mayıs ayı içerisinde ilan ettiği ekonomik programın eski yıkım politikalarının devamı olduğunu belirtti. Hükümet, kamu açıklarının azaltılması, kamu teşebbüslerinin özelleştirilmesi ve işgücü piyasasının esnekleştirmesi gerektiğini savunuyor. 1995 yılı sonunda ilan edilen özelleştirme programı sendikalar, kendileriyle gö­rüşülmemesine tepki göstererek karşı çıkmışlardı. Ancak Devlet Baş­kanı Nelson Mandela, özelleştirme politikasının tersine çev­rilemeyeceğini belirtiyor. Maliye Bakanı Trevor Manuel da, Hükümefin ekonomi politikalarının ana prensipleri itibariyle tartışmaya açık o madiğini ifade ediyor. Shilowa'ya göre Hükümet'in "Felaket Reçetesi", zengin Ne yoksul arasındaki eşitsizliği daha da büyüterek açlığa neden olacak.

 

*Rodezya

Rodezya Nisan ayı başında büyük bir Genel Grev'e tanık oldu. Rodezya Sendikalar Federasyonu (SFTU) yetkilileri eylemlerinin ül­kenin demokratikleşmesi yolunda somut adımlar atılıncaya kadar sü­receğini belirtiler. İki günlüğüne hapise konulan SFTU Genel Başkanı Jan Sithoie, Hükümet'e demokratikleşme yolunda somut adım at­madığı takdirde eylemlerin artacağını bildirdi. SFTU, 1973 yılında bir darbeyle işbaşına gelen askeri hükümetin görevden çekilmesini ve sendika düşmanı çalışma yasasının kaldırılmasını talep ediyor.

 

*Cezayir

Fiyat artışları ve işten çıkarmaları protesto için Nisan 1995'te genel greve gidildi. Aynı yıl 11 Eylül'de, bu kez de özelleştirme ve fiyat artışlarına karşı tüm kamu kuruluşlarında genel direniş yapıldı.

Terörist saldırılar sürmekte ve Aralık 1995'te yapılan bîr saldırı sonucu ölen 53 kişinin, 151 işçi idi. Geçen birkaç yıl içinde öldürülen işçi sayısı 300'ü bulmuştur. 1997 başında sendikal merkez yö­neticilerinden birisi fanatik dinci teröristlerce öldürüldü.

Ekim 1996'da Moritanya ve Libya'dan sonra bu ülkede de ça­lışma saatleri 44'ten 40 saate indirilmiştir.

 

**Dijibuti

Dünya Bankası ve IMF'nin getirdiği istikrar tedbirlerini protesto ve hükümetin dayattığı "yurtseverlik" vergisine karşı Eylül 1995 baş­larında Genel Grev'e gidildi.

 

**Fas

Başkent Kazablanka'da liman işçileri ve Moraccon General Bank çalışanları, sendikal haklar, toplu sözleşmeye uyulması ve daha iyi çalışma koşullan için başlatmış oldukları grevlerine 17 Mart 1995'te yapılan polis provakasyonu karşısında diğer işyerlerini de dayanışma grevine çağırdılar.

**Gabon

23 Ocak 1995 su ve elektrik fiyatlarını da artıran istikrar ted­bîrlerine karşı Genel Grev başlatıldı.

 

**Kongo

Bu ülkede de yine IMF ve Dünya Bankası ve yine özelleştirme programı. Tüm sendikalar karşı çıkıyorlar ve 24 Ocak 1996'da genel greve gidiyorlar. Daha öncesi yapılan tutuklamalar dahi bu Grevin ger­çekleştirilmesini engelleyemiyor.

 

**Orta Afrika Cumhuriyeti

Ödenmeyen ücretler ve fiyat artışlarını protesto için Şubat 1995'te tüm kamu işçileri iş bıraktılar.

 

**Nijerya

Haziran 1994'te demokrasi istemi ile yapılan gösteriye polis ta­rafından açılan ateş sonucu 20 Sendikacı yaşamını yitirmiştir.

Askeri rejime ve Shell’in ülkelerinde çevre kirliliğine yol aç­masını protesto eden, aralarında bir yazarın da yer aldığı 9 kişinin idam edilmesi üzerine dünya genelinde geniş bir protesto kampanyası başlatıldı. Bu kampanyaya çok sayıda uluslararası ve ulusal sen­dikalar da katıldılar.

 

**Swaziland

Çalışma yasalarında gerekli değişikliklerin yapılması için Mart 1995'te tüm büyük kentlerde Genel Greve gidildi.

17 Temmuz 1995'te toplumun demokratikleştirilmesi, asgari üc­retin yeniden gözden geçirilmesi ve kadın işçiler için ücretli analık izni talebiyle genel greve gidilmesi kararı alındı. Genel grev öncesi hü­kümet, sendika yetkilileri İle görüşme istedi ve talepleri kabul etti. Ancak vaatler yerine getirilmedi ve genel greve gidildi.

Bir ülkeye demokrasinin gelmesinde sendikaların belirleyici rol oynadıkları ülkelerden birisi de Svvaziland olmuştur. Krallığın kal­dırılması ve ülkenin demokrasiye dönmesi için Sendikalar 22 Ocak'ta süresiz genel grev ilan ettiler. 8 gün sonra demokrasiye dönüleceği ifade edildi, ancak oyalamaca olduğu anlaşılınca 26 Şubat'ta yeniden süresiz Genel Greve gidileceği açıklandı ve 23 yıl süren krallığın kal­dırıldığı ve anayasal rejime dönüleceği resmen belirtildi.

**Zimbabve

İşverenlerle toplu pazarlık yapma hakkı tanıyan "İşletme komiteleri-VVorks councils"nin kurulmasını öngören yasa çıkarıldı.

 

YENİ DÜNYA DÜZENİ BÖLGESEL SAVAŞLAR VE SOYKIRIM

 

1990’lı yılların başında dünyamızda ülkeler arasında eşitlik kar­deşlik getireceği iddialarıyla ortaya atılan, tarihin sonu, elveda pro-loerya sloganlarıyla temellendin'len yeni dünya düzenin gerçek yü­zünü görmek için insanlığın pek fazla beklemesine gerek kalmadı.

Yeni dünya düzeninin savunucularından olan ve ülkemize de davet edilerek kendisine konferanslar verdirilen ABDIi Fukuyama, yeni dünyayı "Doğu Avrupa'da siyasal ve ekonomik sistemlerin çö­küşüyle insanlık tarihi ideolojik evriminin sonuna ulaşmış ve liberal de­mokrasi insanlık tarihinin son ve değişmeyecek yönetim biçimi ol­muştur. " sözleriyle açıklamıştır.

Tarihin sonunun geldiğini, sınıf savaşının ortadan kalktığını iddia edenler, Dünyamızda yaşanan eşitsizliği ve adaletsizlikleri, bu adaletsizlikleri gidermek için verilen mücadeleyi'de yeni dünya dü­zeninin mantığına uygun olarak açıklamakda da zorlanmadılar.

Yeni dünya düzeninin savunucularına göre kapitalizmin ni­metlerinden herkesin yararlanması dünyanın sonunu getirecek bir ge­lişmedir. "Eğer bir mucize sonucu dünyadaki bu yoksul çoğunluk da zengin insanları tanımlayan buzdolapları, otomobiller ve mikrodatga fı­rınlara sahip olsalar, dünya ekonomisi ve ekolojisi üzerinde da­yanılmaz bir baskı yaratırlar."

Bu mantığa göre yoksul ülkelerin dünya nimetlerinden ya­rarlanmalarının engellenmesi gerekiyor.

Yeni Dünya düzeni, Dünyada'ki çatışmaları sınıf savaşımı ye­rine, kendilerini aklayarak ezilen horlanan yoksulları ise mahkum ede­cek bir açıklama getirmekte zorlanmıyorlar.

Yeni dünya düzeninin ideologlarına göre; "Medeniyetlerin ça­tışması global politikaya hakim olacak. Medeniyetler arasındaki fay hatları geleceğin muharebe hatlarını teşkil edecek. Medeniyetler ara­sındaki mücadelenin evriminde nihai safha olacak"

Nitekim yeni dünya düzeni ideologlarının medeniyetler ça­tışması dedikleri soykırımları dünya kılını kıpırdatmadan sekretmekten utanmam ıştır. Bu nedenlede dünyamız Çeçen istan'da, Afganistan'da, Bosna'da Yaşanan savaşı heyecanlı bir film ler gibi zlemiş, Afrika'da Tutsi ve Hutular arasında yaşanan savaşta 500 bini aşkın insan aç­lıktan, salgın hastalıklardan ve katliamlardan kurtulamayarak, yeni dünya düzeninin felsefesine uygun olarak can vermişlerdir.

TÜRKİYE

 

TÜRKİYE'DE SOSYAL EKONOMİK GELİŞMELER

Türkiye 1980'li yıllarda içine girdiği değişim girdabı içerisinde yirmi yıla yaklaşan bir süredir çırpınmaya devam etmektedir.

İnsanların doğdukları yerde doyamamalarından kaynaklanan göç, gücün temelini hazırladığı plansız programsız kentleşmeye sa­dece rant için göz yuman anlayışların besleyip büyüttüğü çarpık kent­leşme, varoşlar, Devletin hemen her kurumundan başlayıp, yurt­taşların günlük hayattaki davranışlarına kadar yansıyan kuralsızlık, anarşi ve yozlaşma ülkeyi nefes alamaz noktalara getirmeye devam etmektedir.

Yirmibirinci yüzyıla sadece üç yıl kalmışken ülkemizin pa­noramasına kaba fırça darbeleriyle bir göz atmamız bile, günde or­talama 30 insanın trafikten öldüğü, çöpten karnını doyurmaya çalışan insanlar hızla artarken, eşi benzeri Avrupa'da dahi görülmeyen eğ­lence partilerinin düzenlendiği, kendi silahlı güçleri tarafından kendi köylerinin bombalanıp insanların zorla göç ettirildiği kaynaklarının çok önemli bir kısırımın "düşük yoğunluktaki savaş'a" ayrıldığı, yargı ba­ğımsız değildir diyen savcılarının yargı bağımsız değildir diyen yar­gıçlarca yargılandığı, devlet içerisindeki çeteleşmenin kendi iç ça­tışmalarını gizlemek için 21 kişinin olduğu bir provakasyon hazırlayabildiği, kara para aklama, uyuşturucu kaçakçılığının vaka-ı adliyeden sayıldığı, sanık polislerinin kendilerini yakalamakla görevli arkadaş polisler tarafından korunduğu, Dünya'da 180 tutuklu ga-zeteci'den 80'inin bu ülkenin cezaevlerinde yattığı .... vb. dehşet tab­losunu görmemize yetmektedir.

 

DEM0KRASİ Mİ? ÇETELER FEDERASYONU MU?...

Siyasal iktidarlar, ekonomik, sosyal politikalarını belirlerken top­lumda var olan sınıflar arasında bir tercih yaparlar. Gelir dağılımından, bireyin temel hakfarının güvencesine kadar yaşamın her alanı siyasi iktidarların tercihlerinden olumlu ya da olumsuz bir şekilde etkilenir. Bu nedenle de siyasi iktidarın belirleniş ve örgütleniş biçimi, insanca bir yaşam sürdürmek isteyen herkes için yaşamsal önemdedir.

Siyasi iktidarın meşruluğunu ve kaynağını halktan aldığı, halkın özgür oylarıyla belirlendiği halka hesap vermek zorunda kaldığı var­sayılan tek politik sistem olan demokrasi, bu niteliği gereği, yaşamını işgücünü satarak sürdüren sınıflar içinde vazgeçilemez politik sis­temdir.

"Demokrasinin hem bireysei özgürlük ve toplumsal gelişme, hem de siyasal ahlak açışından en uygun düzeni tanımladığı bu gün için tartışma götürmez bir gerçektir- Bu gerçek, Türkiye'nin ulusal de­mokrasi tecrübesi ve uluslararası gelişmeler tarafından da des­teklenmektedir. Cumhuriyet tarihinde çok partili siyasal hayata ge­çildiği 1945'ten bugüne, toplumsal ve siyasal gelişmenin en fazla sekteye uğradığı dönemler, anti-demokratik uygulamaların yo­ğunlaştığı askeri darbe ve müdahale dönemleridir. Dolayısıyla, de­mokratikleşmenin neden zorunlu olduğu sorusunun birinci cevabı, doğrudan Türkiye'nin ulusal tarihsel tecrübesi içinden çıkmaktadır.

Toplumsal ve siyasal hayat içinde bireyin, tabi olacağı kuralların yapılması sürecine özgürce katılması, bu kurallar uyarınca kendisini yönetecek olanları özgürce seçebilmesi, meşru yani haklı ve adil bir devlet düzeninin vazgeçilmez ön koşullarını ifade eder. Keza de­mokrasi, toplum içinde ezilen, yoksul, dezavantajlı konumda bulunan kesimlerin taleplerini siyasa! sisteme aktarabilmelerini ve kararların bu talepler doğrultusunda gerçekleşmesini sağlama olanaklarına en çok sahip olabildikleri bir sistemi de ifade eder. Demokrasi, bu özelliğiyle baskıyı en aza indiren ve yönetimin meşruluğunun en üst düzeyde sağlandığı bir sistemi anlatır. O halde demokrasi zorunludur çünkü haklı, adiî ye meşru bir yönetim ancak ve ancak demokratik bir re­jimde, toplumun özellikle ezilen kesimlerinin katılımıyla gerçekleşebilir ve ancak böyle bir yönetim meşrudur."

Çok tartışılmasına karşın demokrasi soyut ulaşılmaz bir olguda değildir. Evrenselleşmiş tarihsel gelişim süreci içerisinde ortaya çık-rnış kurumları, kuralları vardır. Her şeyden önce, Demokrasinin gü­vencesi, demokrasinin var olmasını sağlayan teme! olgu, hukuktur.

Demokraside hiç kimse ya da hiç bir kurum kaynağını Anayasa'dan, Yasa'lardan almadığı hiç bir eylemi gerçekleştiremez. De­mokrasilerde vatandaşların temel hakları, devlet, devlet organlarının işleyişi, Yargı, ceza sistemi vb. her aian Anayasa ve Yasalarca be­lirlenmemiş, bu yasalar vatandaşlara duyurulmuştur. Ancak, demokrasinin varlığından söz edebilmek için bunlarda yetmez. Başta Anayasa olmak üzere tüm yasaların, demokratik ilkelere aykırı ol­maması her kurumun varlık amacına uygun bir şekilde, demokratik öğelere bağdaşır bir şekilde işlemesi gerekir.   Bu da yetmez, de mokrasilerin varlığını sürdürebilmesi için vatandaşların demokrasi bi­linci ve sorumluluğuyla silahlanmış, bu bilinci özümsemiş, demokrasiyi günlük hayatlarında yaşayan bireyler olmasıda zorunludur.

"Ne varki, bu gün ülkemizde, en temel hak ve özgürlüklerin kul­lanılmasını engelleyen 1982 Anayasası ve oluşturduğu hukuksal yapı ve bu yapının önerdiği yasakçı sistem, kimi kesimlerce demokrasi ola­rak adlandırılmaktadır. Üstelikte demokrasiyi yozlaştıran her eylem, demokrasinin bir gereğiymiş gibi sunulmakta, siyasal iktidar attığı her adımı demokrasiyle meşrulaştırmak gereksinimi duymaktadır. YapıLmak istenen, var olan yasaklı sisteme uygun, bu sistemi içine sin­direbilen, sistemin çizdiği çerçeveyle sınırlı bir demokrasi bilinci ya­ratmaktır. Belki de bu gün içinde bulunduğumuz koşullarda en tehlikeli gelişme, demokrasi bilincinin bu biçimde yozlaştırılması kişilîksizleştirîlmesidir.

Demokrasi bilinci ve kültürü, temel hak ve özgürlüklerle, işçi haklarının en önemli güvencesidir. Siyasal iktidarların topluma em­poze etmek istediğinin aksine, demokrasinin "bize özgüsü" olmaz, ola­maz... Demokrasi ve onun tüm kurum ve kuralları, insanlık tarihî ile birlikte oluşup evrenselleşmiştir. Bu gerçeğin bir tek anlamı vardır; De­mokrasi ya vardır, tüm kurum kurallarıyla işliyordur, ya da yoktur. De­mokrasinin tüm kurum ve kurallarıyla olmadığı bir yerde, her türlü an­tidemokratik uygulama, demokrasinin bir gereği gibi gösteriliyorsa, insanca bir yaşam için gereken demokrasi, gayri meşruluğun örtüsü haline gelmiştir,yozlaşmıştır.

Türkiye'de "bize özgü demokrasi" ile yapılan da budur. Bize özgü demokrasi, demokrasiyi ortadan kaldırmanın kaba bir örtüşüdür; keyfiliğin, toplumsal kargaşanın ve yozlaşmanın kaynağıdır."

Bize özgü demokrasinin yaratmış olduğu bu yozlaşma bu gün ülkeyi inanılmaz bir karmaşanın kucağına atmıştır.

Susurluk kazasıyla ortaya çıkan ve Emniyet Genel Müdürlüğü istihbarat daire başkan yardımcısının ifadesine göre var olanların ancak çok küçük bir kısmı olduğu ifade edilen devlet içerisindeki çe­telerden yüksekova çetesi, askeri araçları kullanarak uyuşturucu ka­çırmış, adam kaçırıp fidye istemiş, faili meçhul cinayetlere imza at­mıştı.

Söylemezler çetesi , üst düzey polis şefleriyle birlikte adam ka­çırmış, uyuşturucu tiraretine bulaşmış, silah kaçakçılığı yapmıştır.        

Susurluk çetesine yönelik iddialar ise bir dönemin Emniyet Genel Müdürü, İçişleri ve Adalet Bakanlığı yapmış milletvekiline, işçiyi düşman olarak gören Başbakan Yardımcısına, milletvekillerine, özel timin başkanlarına, asker içerisinde yüksek rütbeli subaylara kadar uzanmış adam kaçırma, öldürme, kumarhane rantı paylaşma, uyuş­turucu kaçakçılığı gibi bir dizi suçu işledikleri ilan edilmiştir. Suç­lananlar devlet sırrı perdesinin arkasına saklanmış, devletin ali çı­karları için yaptıklarını iddia edip, mezara kadar götürülecek sırları birbirlerine hatırlatarak milyonların önünde birbirlerini tehdit et­mişlerdir.

Tüm bunlar olurken ise adeta, inadına, Devlet Hukuka otur­malıdır, çeteye değil diyen bir köşe yazarı devlete hakaretten yar­gılanıyor, Yargı bağımsız değildir, bağımsız olmalıdır diyen bir savcı, savcı kürsüsünden sanık kürsüsüne atlayabiliyordu.

Öte yandan hakkını arayan işçileri Türkiye'nin kanını emmekle suçlarken, devlet içerisinde çetelere onlar gereklidir diye sahip çıkan Başbakan Yardımcısının bu sözleri, aynı Başbakan Yardımcısının malvarlığı hakkındaki İnanılmaz iddialar, CIA ajanlığıyla suçlanması, kişiliğinde çete üyesi katilleri koruduğu iddialarının yargıya yansıması Ülkeyi 28 Şubat 1997 gününden beri brifinglerle yönlendiren, irticayı faaliyetlerin hesabını soran ordunun, konu devlet içerisinde yu­valanmış çetelere geldiğinde inatla suskunluğunu sürdürmesi akıllara ister istemez 12 Eylül darbesinin topluma hediyesi olan "bize özgü de­mokrasinin" aslında demokrasi değil bir çeteler federasyonu mu ol­duğu etkisini gündeme getirmiştir. Devlet ve ülke kaynaklarının pay­laşımından uyuşturucu ticaretine uzanan bir alanda bu çetelerin nüfuz alanları yarattıkları, toplumu gerektiğinde terörize ederek istedikleri gibi yönlendirdikleri ve bu başarılarında sendikalarına, bilim adam­larına, öğrencilerine siyaseti yasaklayan, yargı bağımsızlığını ortadan kaldırarak hukukun üstünlüğünün yerine keyfiliği yerleştiren "bize Özgü" demokrasinin yasakçı, topluma karşı devleti korumayı he­defleyen çağdışı anlayışına borçlu oldukları ortaya çıkmıştır.

Bize özgü demokraside seçmenlerin % 83'ü ülkemizde haksız kazançlar sağlandığına, % 42'si sermaye sahiplerinin, % 40'ı mil­letvekilleri ve partilerin, % 77'si kamu yöneticilerinin bu haksız ka­zançtan pay aldıklarına İn an m aktadır.

Topluma hakim olan bu çeteler federasyonu 1945'li yıllarda baş­ladığımız demokratikleşme sürecinde halkımıza, işçi sınıfına, çağdaş bir demokrasiyi yaratmanın olanaklarını, insiyatifini ve sorumluluğunu yüklemiştir.

 

TÜRKİYEDE EKONOMİK GELİŞMELER

Türkiye'de sermaye birikiminin.biricik yolu olarak benimsenip 70 yıldır uygulanan ücretli çalışan kesimin sırtından sermayeye kaynak aktarma politikaları, son üç yılda da özünde hiç bir değişikliğe uğ­ratılmadan, farklı biçimlerin kullanılması da devreye sokularak sür­dürülmeye devam etmiştir.

 

I-Ücretlilerin Yoksullaşması 5 Nisan Kararlarıyla Artarak Sürmüştür:

 

5 Nisan ekonomik krizinin kamu finansman açıklarından kay­naklanan mali bir kriz olduğu konusunda krizin nedenlerine farklı açı­lardan yaklaşan bir çok araştırmacı görüş birliğine varmışlardır.

Kriz sonrasında GSMH % 6, kişi başına düşen milli gelir % 7.7'ye düşmüş, imalat sanayiinde % 7.6, Ticarette % 7.5, toplam sanayiide % .7 reel daralmalar yaşanmıştır.

1991 yılında konsolide bütçe açığı 33.5 trilyon iken 133.9 Tril­yona yükselmiş, KİT açıkları 1991 yılında 19.6 Trilyondan 1993 yılında 48.9 Trilyona çıkmıştır.

5 Nisan ekonomik krizine karşı hükümet, iç tüketimi kısmayı, do­layısıyla da maaş ve ücretleri düşürmeyi, özelleştirmeyi hızlandırıp KİT'leri tasviye ederek kamu açıklarını kapatmayı hedefleyen bir prog­ramı yürürlüğe koymuştur.

5 Nisan ekonomik krizinin toplu iş sözleşmelerine ilk yansıması kendisini hükümetin kamu işçilerinin toplu iş sözleşmeleri 4. dilim ücret zamların i 6 ay süreyle faizsiz erteleme kararında göstermiştir.

5 Nisan'da istikrar paketinin açılmasından sonra Hükümet, KİT'lere bir genelge göndererek kamu işçilerinin 4. dilim ücret zam­larını 6 ay süreyle faizsiz ertelerniştir. Hükümet, bu yolla her ay 3.8 tril­yon çıplak ücrete, 6.4 Trilyon tutarında giydirilmiş ücrete el koymuş ve erteleme sayesinde 1994 yılında ödenmesi gereken toplam 16.3 tril­yon net ücret, işçilere altı ay sonra faizsiz ödenmiştir. Hükümet iş­çilere ödememiş olduğu 16.3 Trilyonluk net ücreti erteleme dönemi içerisinde borçlanma yoluyla sağlamaya gitmiş olsa idi 8.2 trilyon tu­tarında faiz ödemek zorunda kalacaktı. 1994 yılı enflasyonunun % 150 olduğu koşullarda işçilerin toplu iş sözleşmesi zamlarını altı ay sonra almaları nedeniyle ücretleri 1994 yılı Aralık ayında 1993 yılı Aralık ayına kıyasla % 39 oranında reel kayba uğramıştır.

5 Nisan ekonomik önlemler uygulama planında konsolide bütçe açığının 53Ttrilyon aşağıya çekilmesinin hedeflendiği anımsamrsa, Hükümetin kamu işçilerinin 4. dilim ücret zamlarının ertelenmesiyle elde etmiş olduğu kaynak transferinin 53 Trilyonun % 38'ine karşılık geldiği görülecektir. Bir başka ifadeyle ,1994 krizini aşmak için kon­solide bütçe açıklarının geriye çekilmesi hedefinin % 35.8'ine Hü­kümet sadece toplu iş sözleşmesi 4. dilim ücret zamlarını erteleyerek ulaşmış olmaktadır.

Krizin ücretlilere etkisi, toplu iş sözleşmesi 4. dilim ücret zam­larının ertelenmesiyle de sınırlı kalmamış; aynı dönemde asgari üc­retin bir ay geç belirlenmesiyle yaklaşık 2 Trilyon, memur maaş kat­sayısının artırılmaması yoluyla emekliliği gelen yüz bin işçinin kıdem tazminatından 4.5 Tilyon iira, 429 bin kamu işçisinin ikramiye tarihleri ücret zamları tarihinden iki gün öncesine çekilmek suretiyle 2.6 Trilyon liralık kaynak transferi yapılmıştır.

5 Nisan ekonomik krizine yol açan kamu finansman açıklarının nedenleri, kriz sonrası uygulamaya sokulan önlemler paketi, kamu iş­çilerinin ertelenen 4. dilim ücret zamları, Türkiye'de işçi ücretleri ve toplu iş sözleşmesi düzenine ilişkin ciddi tartışmaları da beraberinde getirmiştir. Kriz öncesi dönemde merkez ülkelerin içinde bulunduğu durgunluk nedeniyle ihracat zorlaşmış, üstelik 1989 yılında ihracat sübvansiyonlarının kalkması, Türk parasının değerinin yüksek tu­tulması, artan işçi ücretleri iç pazarı daha karlı bir hale getirmiştir. So­nuçta ihracat duraklamış, 1990 yılında ihracatın üretimdeki payı % 13'ler düzeyine düşmüş, "1988 yılında % 81 olan ihracatın ithalatı kar­şılama oranı 1993 yılında % 52'ye gerilemiştir."

Siyasi İktidar "1980'den 1989'a kadar sürekli reel olarak ge­rileyen işçi ücretlerinin 1989'dan itibaren yeniden yükselişe geçip 1980'deki düzeyini yakalaması karşısında 5 Nisan ekonomik bu­nalımının en önemli nedenlerinden birisinin işçi ücretlerindeki artış ol­duğu görüşü ileri sürülmüştür.

Oysaki ihracata dayalı ekonomi modelinin, Devletin ekonomiye ve sermaye birikim sürecine, ücretliler aleyhine olumsuz mü­dahalesiyle sürdürüldüğünü, devletin kamu harcamalarının eşitsiz da­ğılımını sağlayarak, kamu harcamalarının sosyal içerikte olanlarını kı­sarak, iş gücü piyasasında sendikal örgütlenmeye ve özgür toplu pazarlığa ekonomi dışı kısıtlamalar getirerek, vergi yükünü ücretlilerin üzerine yıkıp ihracat yapan büyük sermaye kesimlerine vergi ve vergi dışı   kolaylıklar   sağlayarak,   önemli   ölçüde   ücretli   kesimin   yararlanmakta olduğu eğitim, sağlık, konut gibi sosyal hizmetlere büt­çeden ayrılan paylar kısılarak sermayeye kaynak transferinin ya­pıldığını, "dolayısıyla krizin kökeninde yatan unsurların ana kaynağı (nın), soyut anlamda, kamu finansman dengesizliklerinde veya KİT açıklarında değil, sosyo ekonomik anlamda Türkiye'de son 10-15 yılda uygulanan bölüşüm ve büyüme modelindeki süreçlerde" aran­ması gerektiğini, krizin Türkiye'de "uygulanan büyüme modelinin Türk Sosyo-Ekonomik yapısına uygun olmamasından kaynaklan(dığmı) ve somut yaşamda, kamu sektörü dengesizlikleri olarak ifadesini" bul­duğunu görmemek için, siyasi iktidar kadar yanlı olmak ge­rekmektedir.

Gerçekte ise, yüksek ücret artışları tekelci bir yapıya sahip olan Türk ekonomisinde fiyatlara yansıtılarak sermayenin kar marjı ko­runmaktadır. Krizin aşılmasının uygulanan ekonomi politikası dışında alternatifi "ücret maaş artışlarının kamu açıklarının arttırmasını ön­leyecek bir vergi reformunu uygulamaya koyarak, uyum sürecinin ma­liyetini sermaye sınıfına yıkmaktan ibarettir."

           5 Nisan krizi de "Türkiye'de ekonomik krizlerden çıkışın bedelini her zaman ücretli sınıfların üstelik sadece ekonomik olarak değil demokratik hakları kısıtlanarak ödemek zorunda kaldıklarını, her kriz­de özgür toplu pazarlığın dokusunun zedelendiğini, krizin TİSK Genel Başkanı'nın deyimiyle" halkımızın fakirleşerek önlendiğini" gözler önüne sermiştir.

"Son ekonomik krizde de özgür toplu pazarlık, hukukun ciddi ya­ralar alması pahasına zedelenmiş, toplu iş sözleşmeleri 4. dilim ücret zamlarının ertelenmesini kabul etmeyen sendikaların açmış oldukları davalar, Yargıtay'ın ilgili dairesi ve Hukuk Genel Kurulu tarafından uyarlama konusunda herhangi bir talep ya da savunma olmamasına karşın işlem temelinin çökmesi nedeniyle topîu iş sözleşmelerinin de­ğişen koşullara uyarlanması gerekçesiyle red edilmiştir. Verilen bu ka­rarlar Yargıtay üyeleri tarafından "sosyal siyaset mülahazalarına" da­yanılarak açıklanmıştır.

Nitekim milli gelirin dağılımına baktığımızda da bu olgu olanca çıplaklığı ile gözler önüne serilmiştir. 1993 yılında maaş ve ücretlerin milli gelirden almış oldukları % Ş2.8 iken 1994 yılında 5 Nisan kararlarıyla birlikte % 25.1'e ge­rileyerek 1980'ler düzeyine inmiştir. Aynı dönem içerisinde, yani 1983 yılında kar-faiz temettü müteşebbis gelirlerinin milli gelirden almış oldukları pay % 50.1 iken, 5 Nisan kriziyle birlikte üstelikte kriz ko­şulları yaygarası yapılmasına karşın % 57.6'ya çıkmış, bir başka ifadeyle maaş ve ücretlilerin her yüz lirasından 7.5 lirası kriz bahanesiyle sermayenin cebine ak­tarılmıştır.

Gelir dağılımındaki bu adaletsizlik ve çalışan kesimlerin yok­sullaşması süreci haferıde sürmektedir.

DİE'nin verilerine göre, brüt saat ücretleri bir önceki yıla göre imalat sanayiinde;

1994 yılında % 89.8, 1995 yılında % 60.5, 1996 yılında % 62.7 artarken aynı dönemde, tüketici fiyatları 1994'te% 125.5, 1995 yılında % 78.9, 1996 yılında % 76.5 artmıştır.

1993 yılında ücreti 100 olan bir işçinin DİE, brüt ücret artış oran­larına göre brüt ücreti 1996 yılında kamuda 480.9 TL'ye, özel sektörde 526.5 TL'ye çıkmıştır.Oysa aynı dönemde,1993 yılında 100 olan mal ve hizmetlerin değeri DİE Kentsel Yerler Tüketici Fiyatlarındaki artışla 712 TL'ye çıkmaktadır.

Aynı hesaplama net ücretler baz alınarak yapıldığında ise, 1993 yılında 100 değerinde mal ve hizmet alan bir işçinin aynı değerdeki mal ve hizmeti alabilmesi için 1996 yılında eline 712 TL geçmiş ol­masına karşın, DİE'nin belirlemiş olduğu ücret artış oranlarına göre eline ancak 312.5 TL net geçmekte, işçiler 1993 yılında alabileceği mal ve hizmetin ancak % 43.82'sini alabilmektedir.

 

II. İşsizlik her geçen gün büyümeye devam etmiştir:

 

DİE Ekim 1996 tarihli hane halkı iş gücü sonuçlarına göre, Tür­kiye'de kurumsal olmayan sivil nüfus 1.032.000'lik bir artış ile 61.933.000 kişiye ulaşmıştır. Bu artışın 1.008.000 kişi gibi önemli bir kısmı kentsel yerlerdeki nüfus artışından kaynaklanmaktadır. Ekim 1996 HİA sonuçlanna göre Türkiye'de toplam nüfusun % 55'î kentsel yerlerde bulunmaktadır.

Çalışabilir çağdaki 12 ve daha yukarı yaştaki nüfus, 1.050.000 kişilik artış ile 46.135.000 kişi olarak tahmin edilmiştir. Çalışabilir yaş grubunda gözlenen 1.050.000 kişilik bu artışa karşın toplam işgücü, 130.000 kişilik artış ile 23.030.000 kişi olarak tahmin edilmiştir.

İşgücünün bir diğer önemli göstergesi olan işgücüne katılma oranı ise % 49.9 olarak gerçekleşmiştir. Ekim 1995 HİA sonuçlan ile karşılaştırıldığında, Türkiye genelinde, İKO, erkeklerde % 71.2'den % 70.6'ya, kadınfarda ise % 30.7'den % 29.4'e gerilemiştir.

Bir başka ifadeyle ülkemizde çalışabilir durumda olan genç nü­fustan her 100 kişiden 51 kişisi işsiz kalmaktadır.

 

III. İstihdam:

 

Toplam istihdam, 320.000 kişilik bir artış göstererek 21.698.000 kişi olmuştur. İstihdamın dağılımı tarım, sanayi ve hizmetler olarak üç ana sektör ayrımında incelendiğinde, tarımda düşüş, hizmetlerde ve sanayiide bir artış gözlenmektedir. Şöyle ki; tarımın istihdam içindeki payı % 47.8'den % 45.9'a gerilemiş, hizmetlerin payı % 31.5'den % 32.3'e, sanayinin payı ise % 20.7'den % 21.8'e yükselmiştir.

Türkiye'de 9.962.000 kişi tarım sektöründe istihdam edilmekte olup, bunların % 58'ini (5.735.000 kişi) ücretsiz aile işçileri oluş­turmaktadır. Tarımdaki ücretsiz aile işçilerinin % 72'si (4.137.000 kişi) kadın nüfusudur.

Ekim 1996 HİA uygulamasında işsiz sayısı 1.332.000, işsizlik oranı ise % 5.8 olarak tahmin edilmiştir. Ekim 1995 ile Ekim 1996 HİA sonuçlan karşılaştırıldığında, işsizlik oranı % 6.6'dan % 5.8'e ge­rilemiştir.

Eğitimli genç nüfusun işsizlik oranında artış olmuştur. Türkiye'de eğitimli genç nüfusun işsizlik oranı % 27.3'den % 28.0'a yükselmiştir. Eğitimli gençler arasında işsizlik; eri çok kentsel yerlerde göz­lenmektedir. Buna göre kentsel yerlerde eğitimli gençler arasında iş­sizlik; erkeklerde % 27.0, kadınlarda ise % 35.8 olarak tahmin edil­miştir.

 

IV. Türkiye Ekonomisi Borsaya Dönüştürülmüştür:

 

Türkiye'de 1989 yılında uygulamaya başlanılan sermaye ha­reketlerinin serbestleştirilmesi olgusu, ülke ekonomisini kelimenin tam anlamıyla borsaya dönüştürmüştür. Gelişmiş ülkelerde kar marjı düşen sermaye hızla Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelere akmaya başlamıştır.

Spekülatif amaçlı yabancı sermayenin ülkeye girmesinin ya­şatmış olduğu döviz bolluğu, öncelikle ülke parasının aşırı de­ğerlenmesi, TL.'nin aşırı değerlenmesi ise ihraç ürünlerinin fiyatlarının uluslararası pazarlarda aşın yükselmesini ve ihracaatın daralmasınıda beraberinde getirmiştir İthal mallar için ise tam aksi süreç işlemişve ithal mallar ucuzlamıştır. ihraç edilen mallar pahalılaşırken ithalatın ucuzlaması Türkiye'de imalat sanayinin ve rekabet gücünüde olumsuz olarak etkilemiştir. "Sıcak para girişinin bir diğer etkisi de iç talebi yükseltmesidir. Çünkü ülkeye dışarıdan kaynak girişi artmaktadır. Yüksek maliyetli bu kaynak girişi kısa dönemli bir kaynak niteliğini taşıdığı için yatırımlara dönüşmemekte daha çok tüketim eğilimini artırmaktadır. Tüketim eği­liminin artması imalat sanayiinde bir kapasite artışına neden olsa da kısa dönemde, esas olarak tüketim malı ithalatını kamçılamakta ve dış açığı büyütmektedir."

1994 krizinin temel nedenlerinden birisi olarak gösterilen ve işçi ücretlerinin aşırı yükselmesinin ve KİT açıklarından kaynaklandığı iddia edilen Kamu açıkları önemli ölçüde Türkiye'nin sermaye ha­reketlerinin serbestleştirilmesi sonucu bir borsaya dönüşmesinin etkisi vardır. Nitekim "Türkiye'de Kamu kesimi borçlanma gereğinin gayri safi yurt içi hasılaya oranı* 1989 yılına kadar (Sermaye hareketlerinin serbestleştiriidiği döneme kadar) % 5 civarında iken 1990 yılından sonra % 10'a" yükselmesi bu tezi doğrulamaktadır.

Sıcak parayı ülkeye çekmek isteyenler bu parasının uluslararası piyasalarda sahibi ve getireceği getirinin çok üzerinde "1989 yılında % 45, 1990 yılında % 25, 1992 yılmda % 92, 1993 yılında % 97lik getiri sağlanmıştır

"Bunun sonucu olarak bütçe harcamaları içinde finans kesimine yapılan faiz harcamaları en yüksek orana sahip olmaya başlamıştır. İmalat sanayi yatırımlarına alt yapı oluşturmakta önemli rolü olan kamu yatırımlarında ise önemli bir düşme ortaya çıkmıştır. 1980 yılında kamu yatırımlarının bütçeden al­dığı pay % 9 iken bu pay 1995 yılında % 6'ya düşmüştür. Faiz öde­meleri ise 1980 yılında bütçenin % 3'ü iken, 1995 yılında bütçenin % 34'ünü kaplamaktadır”.

"Türkiye'de faiz kazançları 1-990'h yıllarda hızla yükselerek ima­lat sanayi sektörlerine yatırımları azaltan bir rol oynamaktadır. Türkiye'nin imalat sanayi yatırımlarının toplam yatırımlar içindeki payını göstermektedir. 1980 yılında toplam yatırımların % 33'ü imalat sanayine yönelikken bu pay gittikçe azalmış ve imalat sanayi ya­tırımlarının payı 1994 yılında % 15'e düşmüştür. Faiz kazançlarındaki artış göz önüne alındığında, imalat sanayi yatırımlarının payındaki bu azalma değildir."

 

d)              GÜMRÜK BİRLİĞİ

 

Türkiye’nin 1959 yılında AET’ye tam üyelik için yapmış olduğu başvurusu kabul edilerek 12 Eylül 1963 yılında Ankara Anlaşmasıyla üye olmuş, 1 Aralık 1964 yılında yürürlüğe giren Ankara Anlaşması “hayal kırıcı” sınırlı ve “garipliklerle” dolu bir entegrasyonla so­nuçlanmıştır.

Bu entegrasyonun adı Gümrük Birliğidir. Türkiye’ye göre bu tam üyelik için ciddi bir adım AB’ye göre ise yolun sonudur.

“1958 Roma Antlaşmasının temel dayanağı tüm bu üretim fak­törlerinin serbest dolaştığı bir tek Pazar yaratmaktır. Nitekim 1987’de başlayan süreç sonunda 1992’de böyle bir tek Pazar sosyal, siyasi ekonomik boyutuyla yaratılmıştır.”

“Garip” olan ise “hiçbir AB üyesi ülkede rastlanmadık bir bi­çimde tam üye olmamış bir ülkenin Gümrük Birliğine girmesidir.”

Türkiye’nin AB île “otuzbeş yıllık ilişkisinin on yıla yaklaşan tam üyelik beklentisinin böyle bir sınırlı Gümrük Birliğiyle noktalanması gerçekte hayal kırıcıdır. Kaldı ki, böyle bir Gümrük Birliği emeğin ve hizmetlerin serbest dolaşımı bir yana, tarım ürünlerinin ve sermayenin serbest dolaşımını da dışlamaktadır.

Böylece salça, tektsil, araba, buzdolabının serbestçe dolaştığı, buna mukabil insanların dolaşımının vizeye bağlandığı bir süreç or­taya çıkmıştır.”

 

d)      Gümrük Birliğinin İstihdama Etkileri

Türk sanayinin Gümrük Birliğiyle birlikte, fiyat, kalite ve çe­şitliliğe dayalı rekabetten nasıl etkileneceği, istihdamın ne ölçüde da-ralacağı veya genişleyeceği sorusu işçi, işveren, bilim adamı çev­relerince değişik araştırmaların konusunu teşkil etmiştir.

Sayın Prof. Dr. Erol İyibozkurt’a göre Gümrük Birliğiyle birlikte “bazı sektörlerde üretim azalacaktır, bazı sektörlerde artacaktır. Üre­timin azaldığı sektörlerde işsizlik ortaya çıkacaktır. Ancak üretimi artan sektörler işsizlerin bir kısmını emecektirJşsizliğin artıp azalma durumunu kestirmek zordur.

Prof. Dr. Şahlanan da özetle Gümrük Birliğinin “gümrük in­dirimleri sonucu, ithalata karşı en duyarlı sektörlerde” örneğin oto­mobilde istihdamı olumsuz olarak etkileyeceğini, Türk ekonomisinin tekstil gibi göreceli olarak güçlü olduğu sektörlerde büyüme ola­bileceğini, söyleyerek Türkiye’nin tam üye olmadan Gümrük Birliğine girmesiyle “sanayii ve sanayii ötesi ülkelerden Önemli boyutta ser­maye ve modern teknoloji geleceğini” bunun istihdamı olumlu oiarak etkileyeceğini belirtmekte ve AB’ye tam üye olamadan Gümrük Bir­liğine girmenin sakıncası olarakta, istihdam boyutunda emeğin ser­best dolaşım hakkından yoksunluk nedeniyle, işlerini kaybedenlerin AB ülkelerinde iş bulma ve yapacakları tasarrufları ülkeye göndererek kaynak yaratma olanaklarından yoksun kalınması olarak sı­ralamaktadır.

Sayın Prof. Dr. Toker Dereli ise, bu konudaki endişelerini “Güm­rük Birliğinin istihdam üzerindeki olumsuz etkisi kendisini önce güm­rük indirimleri sonucu yaşama şansını yitirecek olan ulusal sektörlerin daralmasıyla, ithalata karşı en duyarlı olan endüstrilerde hissettirecek, bu alanlarda işsizlik artacak ve sendikalar güç kaybına uğrayacaktır.” Sözleriyle dile getirmektedir.

Bu konuyu geliştirdiği bir Genel Denge Modeli çerçevesinde “farklı piyasa yapılanmaları (rekabetçi, tekelci) ve kamu politikaları al­tında Gümrük Birliğinin ekonomideki makro dengeler üretim ve bö­lüşüm perspektifleri üzerindeki etkilerini” sorgulayan Doç. Dr. Erinç Yeldan öncelikle “tekelci ve serbest rekabetçi üretim yapıları altında, AB sürecinin gerek Türkiye, gerekse diğer üçüncü dünya ülkeleri açı­sından farklı sonuçlar doğurabileceği (nin) uluslararası yazında da ıs­rarla vurgulan (dıgrnı) belirterek konuya bir başka boyutta Gümrük Bir­liği sürecine “Türkiye imalat sanayiinin alt sektörlerinde uygulanan tekelci maliyet-eki tipi fiyatlama davranışlarının” olası etkilerini he­saplamaktadır.

Yeldan’a göre “....AB ile Gümrük Birliğinin ve Türkiye Eko­nomisinde sanayiideki yerleşik piyasa davranışları ve üretim fiyatlama biçimleri üzerinde olacağı beklenmelediri. Büyüyen Pazar ve artan re­kabet, Türkiye sanayiinde güdük, verimsiz işletmelerin tasfiyesine yolaçacak ve fiyat farklılaştırmasına dayalı aşırı kar marjlarını eritecektir.” Tekelci fiyatlama davranışlarının kınlamaması durumunda, gayri safi yurtiçi hasıla reel olarak % 1 oranında gerileye (bilecektir)” buna kar­şılık “ulusal ekonomide gerçekten serbest rekabetçi bir piyasa sistemigeçerli olabilseydi, AB ile Gümrük Birliği GSYİH’da kısa dönemde %0.2’lik bir kazanç getirebilecekti.” .Model çözümleri, tekelci fi­yatlama yapısı altında Gümrük Birliğinin sadece tekstil, giyim, deri vedemir dışı metaller sektörlerinde anlamlı bir üretim artışı göstermekte,tütün ve demire dayalı metallerde de üretim düzeylerinin görece korunabildiğini göstermektedir/Buna karşın, imalat sanayinin diğer tüm alt sektörlerinde bir daralma gözükmektedir. Bu daralma, reel olarak taşıt sektöründe % 4.1, petrol ürünlerinde % 4.2, kimya sanayiinde % 4.6, kağıt sanayiinde % 5.2’ye ulaşmaktadır.

Görüldüğü gibi Gümrük Birliğiyle birlikte sektörel bazda da­ralma beklentisi tüm araştırmacıların ortak noktasını oluşturmaktadır. Türkiye ekonomisinin Gümrük Birliğiyle birlikte fiyat, kalite ve ürün çe­şitliliğine dayah bir rekabete dayanma şansı neredeyse yok dü­zeyindedir. DPT 1989 yılında yayınladığı Türk Sanayiinin AT sanayii re­kabet imkanları konulu raporu da bugünkü durumuyla rekabete da­yanabilecek yerli imalat sanayiinin % 69.4’ünün sadece % 27.2’sinin rekabet edebilir durumda olduğunu göstermiştir.

İktisadi kalkınma vakfınca yayımlanan “Türkiye’min AT kar­şısında durumu Haziran 1988” adlı araştırmada “İncelenen 53 sanayii  kolundan 15’inde (sanayii üretimimizin % 22’sînİ oluşturmaktadır) AB karşısında rekabet gücünün zayıf olduğu, bu sanayii kollarını ya­ratabilmek için önemli önlemler alınması gerekeceği ortaya çıkmıştır.” Türk Sanayicileri veİş adamları Derneği TÜSİAD’ın 1991 yılında yayımladığı “21.yüzyıla Doğru Türkiye Geleceği dönük bir atılım stra­tejisi” adlı eserde de aynı sorun incelenmiş “bu çalışmada sektörlerin a) rekabet üstünlüklerinden yararlanabilme b) sosyo ekonomik etki ya­ratabilmesi dikkate alınmıştır. Rekabet üstünlüklerinden ihracata yö­nelme, sosyo ekonomik etkiden ise istihdam yaratma anlaşılmaktadır. Çalışmanın sonunda ;

 

LOKOMOTİF SEKTÖRLER

Dokuma-giyim

Diğer taş ve toprağa dayalı sanayi

Tarım

Cam ve camdan mamul eşya

Gıda

Deri ve kürk ürünleri

Kauçuk ve kauçuk ürünleri

Demir-Çelik ana sanayi

Büyümeye açık sektörler

Hayvancılık

Balıkçılık

Elektriksiz makinalar

İçki

Diğer petrol ve kömür ürünleri

 

GELİŞME SEKTÖRLERİ

Diğer kara ulaşım araçları

Diğer kimyasal maddeler

Deniz ulaşım araçları

Kimyasal gübreler

Demir cevheri çıkarma

Metalik olmayan madenler

Çimento sanayii

Kömür madenciliği

Ham petrol çıkarma

Diğer metal ana sanayii

Kağıt ve kağıt ürünleri

Demiryolu ulaşım araçları

 

ETKİNLİĞİ DÜŞÜK SEKTÖRLER

 

Petrol arıtımı

Ormancılık

Metal eşya sanayii

Tütün sanayii

Plastik ürünleri

Ağaç ve mantar ürünleri

Ağaş mobilya ve mefruşat

Elektrikli makinalar

Diğer imalat sanayii

Tarımsal makina ve teçhizat

Basım, yayım ve ciltçilik”

olarak belirlenmiştir.

Bu konuda bir diğer ilginç araştırmada “AT Danışma Kurulu Re­kabet Alt Komitesine sunulan bir raporudur. (Katırcıoğlu, E.AT Da­nışma Kurulu Rekabet Alt Komitesi toplantısı için hazırlanmış olan rapor 24 Kasım 1988, Ankara)

“Çalışmada 71 sanayii yaklaşık en az 1/4’ünde yüksek te­kelleşmenin olduğu kabul edilmiştir. Hatta araştırıcı başka kriterlerin kullanılması durumunda oranın yarı yarıya yakın olacağını sa­vunmaktadır. Araştırmacıya göre kendi içinde rekabete alışık olmayan Türk sanayii AB pazarına açıldığında büyük güçlüklerle kar­şılaşacaktır. Rekabetin olmaması kendi içinde de etkin çalışmayı en­geller.”

Bu demektir ki, Türkiye’nin teknoloji yenilemeden Gümrük Bir­liğine girmesi, diğer olumsuz faktörlerin yanında {Türk ekonomisindeki makro dengesizlikler, tekelci yapı vb.) rekabet şansını önemli ölçüde azaltarak üretim ve istihdamda önemli daralmalara yol açacaktır. Türk sanayiicilerinin, yüksek teknoloji için kısa dönemde kaynak yaratmak ve rekabete dayanmakta, IKV eski başkanı Sedat Aloğiu’nun de-ğimiyle önemli ölçüde “ucuz işgücünün iyi istihdamına” bel bağlamış olmalarıda Türk sanayiinin rekabet şansını önemli Ölçüde zora sokan bir yaklaşım olduğu kanısındayız.

 

Iı) Gümrük Birliği Sürecinin Endüstri İlişkilerine Etkileri

a-) Sendikacılık ve Toplu Pazarlığa Etkileri.

 

Türk işveren temsilcileri Gümrük Birliğiyle re­kabet şansını kısa vadede ucuz işgücünde görmekte ve Sayın Sedat   Aloğiu’nun deyimiyle “işgücünü de mal olarak düşünürseniz, ürün olarak düşünürseniz bizim burada bof miktarda malımız var. Do­layısıyla da daha az maliyetli işgücünü iyi bir şekilde istihdam ederek rekabet edebiliriz görüşüne sarılmaktadır.”

Ucuz işgücünü daha ucuz ve daha iyi istihdam etmenin başında da elbetteki sendikasızlaştırma gelmektedir.

Nitekim bu olguya Sayın Prof. Dr. Toker Dereli’de “... öte yan­dan, Gümrük Birliği içinde rekabete karşı varlıklarını devam ettirmeye çalışan işletmeler sendikalar karşısında daha sert toplu pazarlık stra­tejilerini izlemeye başlayacaklardır. Sendikasızlaştırma, alt-işveren uy­gulamaları, Toplu İş Sözleşmelerinin imzalanmasından sonra toplu işten çıkartmalar ve asgari ücretle yeniden işçi almalar çalışma ha­yatında esneklik adı altında daha da yaygınlaşacaktır. Ayrıca per­formans ve verimliliğe dayalı ücret farklılaştırmalarına gitmek zorunlu hale gelecektir. Tüm bu baskılar sendika etkisini daha kolay bertaraf edebilen küçük işletmelerin çoğalmasını ve emek piyasasında esnek çalışma biçimlerini teşvik edecektir.” Sözleriyle dikkat çekmektedir..

Prof. Dr. Şahlanan’da “1989’dan sonra işçilik maliyetlerinin artış trendine girdiğini bunun AB’ne yapılacak ihracatta rekabet üstünlüğü elde etmeye engel olacağını” ileri sürmekte ve “çalışanların ko­runmasına ve sendika özgürlüğüne, serbest toplu pazarlık sistemine ilişkin uluslararası normlara ters düşmeyecek.... çalışma sürelerinin esnekleştirmesi, yoğunlaştırılmış iş haftası, fazla çalışmaların ser­best zamanla karşılanması, standart dışı bir takım istihdam biçimleri gibi bireysel iş hukukuna ilişkin düzenlemelerle verimliliği arttırıcı önlemler alınmasını “üretim maliyetini düşürmek amacıyla işletmelerin üzerindeki bir takım sosyal yüklerin azaltılması” m önermektedir.

Sayın Şahlanan’ın önerdiği ve işgücünü ucuzlatacağı düşünülen önlemlerle, yine Sayın Şahlanan’ın çahşanlann korunması ve sendika özgürlüğüyle serbest toplu pazarlık sistemlerine ilişkin uluslararası normlara ters düşmemesi koşullarının bir arada ger­çekleşebileceğinden kuşku duyuyoruz.

Hemen hemen aynı çözümleri hükümet ve işveren belgelerinde de görmek olası nitekim 1995 yılı geçiş programına göre;” çalışma ha­yatı mevzuatının Avrupa Birliği’ne uyum ve uluslararası çalışma teş­kilatı normları doğrultusunda yenilenmesini sağlayacak işgücü pi­yasasında esnekliği arttıracak ve yeni çalışma biçimlerini düzenleyecek mevzuat çalışmaları hızlandırılacaktır...”

“Part-time ve esnek zamanlı çalışma türlerinin yaygınlaşmasını kolaylaştırarak mevcut düzenleme hazırlık çalışmaları ta­mamlanacaktır. “Ücretlerin iş, liyakat, verim, kıdem ve ekonomik gelişmelere pa-relel olarak artması, iş tanım ve değerlendirmelerine dayalı ücret sis­temlerinin geliştirilmesi, esas ücret yan ödeme paritesinin esas ücret lehine değiştirilmesi çalışmaları sürdürülecek, çalışan kesimler ara­sındaki ücret dengesizliğinin giderilmesi yönündeki uygulamalara ağır­lık verilecektir.”

 

VII. beş yıllık kalkınma planına göre de;

“Çalışma hayatı mevzuatını Avrupa Birliği’ne (AB) uyum ve uluslararası çalışma teşkilatı normları doğrultusunda yenilemek, iş­gücü piyasasında esnekliği arttırmak ve yeni çalışma biçimlerini dü­zenlemek esastır. İstihdamın geliştirilmesine yönelik olarak verimlilik düşürülmeden yasal çalışma sürelerini kısaltacak ve esnek zamanlı çalışma türlerine imkan tanıyacak çalışmalar başlatılacaktır.”

“Esnek zamanlı, kısmi zamanlı ve diğer standart dışı çalışma türlerinin düzenlenebilmesi için, 1475 Sayılı İş Kanunu ile diğer mev­zuatta düzenleme yapılacaktır.” Sözleriyle hükümet belgelerinde de yer alan Hocamızın görüşleri ülkemizde daha yasal düzenlemeler ya­pılmadan devreye sokulmuş ve bir yıl içerisinde sadece Kağıt Sek­töründe, önemli bir kısmı da büyük işletmelerde çalışan 1000’den fazla işçi, esnek çalışma yöntemleri, bireysel hizmet akitleri uy­gulatarak sendikalardan istifa ettirilmişlerdir.

İş Yasa’sında yapılması önerilen bu değişikliklerin yasalaşması demek bizce Türkiye’de sendikal örgütlülüğün neredeyse yok olması demektir.

Nitekim TİSK’de bu olguyu sanayileşmiş ülkelerde hızlı şekilde teknolojik gelişmeler yaşanmakta ve rekabet şartları ağırlaşmaktadır. Bu gelişmelere uyum gösterebilmek için ise İş Hukukunun es­nekleştirmesi gerekmekte, işten çıkarmalara ilişkin aşırı koruyucu hü­kümlerin azaltfİması ve işe alma koşullarının kolaylaştırılması sağ­lanmalıdır. Ayrıca kısmi süreli çalışma, geçici süreli çalışma, iş paylaşımı gibi esnek çalışma şekilleriyle ilgili gerekli düzenlemeler ya­pılması ve yeni iş organizasyonu biçimleri gözönünde tutulmalıdır” sözleriyle aynı talebi dile getirmektedir.

Bizce esnek çahşma özünde “gerek kar hedefleri doğ­rultusundaki hareketlerinde, gerekse çalışanlarla ilişkilerinde, iş­verenin özerkliğini arttıran, böylece sermayeyi endüstriyel kurallardan ve örgütlü işçi hareketlerinin kısıtlamalarından kurtaran bir olanaktan başka birşey değildir.”

Oysa AB’ye tam üye olabilmiş olsa idik, “sosyal politikalar ve endüstri ilişkileri bakımından bazı olumlu gelişmeler elde edilebilirdi. AT sosyal şaftı, üye ülkeler arasında ticaretin sosyal dampinge da­yanmaması ilkesini içermekte, böylece düşük işçilik maliyetlerinden ve yetersiz sosyal korumalardan yararlanan ülkelerin ihracatlarını bu yolla arttırmalarını engelleyecek şimdilik yetersizde olsa sosyal po­litikalar ve çalışma hukuku alanında harmanizasyonun ger­çekleştirilmesini öngörmektedir. Ayrıca, kaynakların topluluk içerisinde daha az gelişmiş ülkelere, bölgelere ve olanakları sınırlı gruplara ye­niden dağılımını sağlamak üzere yapısal fonlar oluşturulmuş bu­lunmaktadır. AB’ye tam üyelik halinde Türk endüstri ilişkileri sistemi de bu kurallara uymak zorunda kalacak, çalışma standartları ve sendika özgürlüklerinin geliştirilmesi ya da en azından ILO’nun asgari norm­larına uydurulması zorunlu hale gelecekti.”

 

b) Gümrük Birliği Sürecinin Ücretlere Etkisi:

Gümrük Birliğinin getireceği rekabete ucuz işçilikle dayanma stratejisi, yukarıda da belirttiğimiz gibi işçi ücretleri üzerinde yoğun bir baskıyı da beraberinde getirecektir.

Bu baskı sadece reel ücretlerde bir düşüşle de sınırlı kal­mayacak, SSK’nın özelleştirilmesi, emeklilik yaşının yükseltilmesi gibi sosyal haklardan, kıdem tazminatı gibi görece işgüvencesini sağlayan haklara kadar uzanacaktır.

Özellikle AB’ye tam üye olunmamasından kaynaklanan, emeğin serbest dolaşım hakkının bulunmaması, Türk sanayiinin ucuz işçilikle kendisine rekabet şansı yaratma isteği ülkede emek yoğun sa-nayiilerde ucuz işçiliğin yoğunlaşması sonucunu da beraberinde ge­tirecektir. Prof. Dr. Erol İyibozkurt’a göre bu süreç genel olarak aşa­ğıdaki gibi işleyecektir. AT içinde Türk işçilerinin serbest dolaşımının dondurulması devam ederse, üretim faktörleri hareketliliğine bir nok­tada kısıntı getirilmiş olur. Bu durumda Türkiye’den emek çıkmazken, AT’den Türkiye’ye sermaye ve sermaye yoğun mal ithalatının baş­laması gerekir. Yukarıda açıkladığımız denge bu koşullarda yine elde edilir. Ancak; bu durum Türkiye’de başka oluşumlara yol açar. Tür­kiye’den emeğin çıkmaması, istihdam baskısını büyük ölçüde arttırır. İşte bu emek fazlası üretimi emek yoğun mallar üretimine doğru kay­dırır. Çünkü üretim faktörlerinden birinin diğerine göre gereğinden fazla çoğalması halinde, o üretim faktörünü yoğun olarak kullanan sa­nayiler (sektörler) genişler, diğer faktörü yoğun olarak kullanan sa­nayiler (sektörler) ise daralır. (Rybczynsky,  1955) Böylece AT ile Gümrük Birliği oluşturmamız ve işçilerimize serbest dolaşım hakkı ta­nınması, ülkemizde emek yoğun sanayilerin genişlemesi buna karşılık sermaye yoğun sanayilerin daralmasını gerektirir.

Nedeni ise, emeğin ucuzlamasının, sermaye yoğun sanayilere göre emek yoğun sanayilerde karların yükselmesine sebep olmasıdır. Böylece emek yoğun sanayiler emek fazlasının büyük bir kısmını emer, ancak bir kısım fazla emek yine işsiz kalır. Emek yoğun sa­nayiler genişlemeleri için aynca sermayeye ihtiyaç duyar. Emek yoğun sanayilerin sermaye ihtiyaçlarından bir kısmı, sermaye yoğun sanayilerinden sermayenin çekilmesi ile karşılanır, bir kısmı da AT üyelerinden gelebilecek sermaye ile giderilir. Sermaye yoğun sa­nayiler az sermaye çok emekli duruma gelir, üretimlerini kısıtlar. Üre­tim eksikliği de AT’den sermaye yoğun sanayi malları ithalatıyla gi­derilir. Böylece ortaya çıkan sonuç şudur; Türk işçilerine AT içinde serbest dolaşımın dondurulması, Türkiye’de sermaye yoğun sa­nayilerin daralışını hazırlar; yerli ve yabancı sermayeye dayaiı emek yoğun sanayileri genişletir ve AT’den sermaye yoğun sanayi malları it­halatının artmasını gerektirir. Ancak ;buradan bir noktaya dikkat çek­mek zorunludur. Yabancı sermaye, ücretleri düşük, verimliliği yüksek kalifiye emek ile sermaye yoğun teknolojileri kullanabileceği yere akar. Bu nedenle AT’den ülkemize sermaye akımından çok, sermaye yoğun mal akımının olması doğaldır.

 

c) Gümrük Birliği Sürecinin Rekabet ve Haksız Rekabete Etkileri:

Gümrük Birliğini belirleyen katma protokolün en önemli un­surlarından birisini Türkiye’nin Ticaret Mevzuatını AB Ticaret mev­zuatıyla uyumlaştırması koşulu oluşturmaktadır.

1/95 sayılı karara göre Türkiye;

Dış Ticaret,

Gümrükler,

Rekabet Hukuku,

Devlet Yardımları ,

Tekellerin ve kendilerine inhizarı hak tanınmış teşebbüslerin du­rumu,

Kamu alanları,

“Vergilendirme alanlarında kendi hukuk düzenini topluluk sis­temine esaslı bir şekilde yakınlaştırma yükümlülüğü altına girmiştir.”

Bu hükümlere göre, Türkiye mevzuatını Gümrük Birliği ile doğrudan ilgili alanlarda (dış ticaret, gümrükler, geniş anlamda rekabet hukuku, fikri ve sınai haklar, sınai mevzuat) 1/95 sayılı OKK’da ay­rıntılı biçimde saptanmış bulunan halen mer’i topluluk mevzuatına, önemli bir kısmı itibari ile 1995 yılında olmak üzere, 2000 yılına kadar giden bir zaman dilimi dahilinde peyderpey yaklaşılacaktır.

Bu anlamda ilk uygulamayı Türkiye 551 Sayılı Patent Haklarının Korunması hakkında. KHK patent hakları için gerçekleştirmiştir.

 

d) Gümrük Birliği İle Bölgesel Anlaşmaların Karşılaştırılması:

“Gümrük Birliği, bilindiği gibi birkaç ülkenin kendi aralarında ser­best ticarete olanak sağlayarak gümrük indirimlerine giderken, ken­dileri dışındaki başka ülkelere ortak bir gümrük vergisi politikası uy­gulamalarını öngören bir ticaret anlaşmasıdır. Bu yönüyle, Gümrük Birliği ,ülkeler arasında karşılıklı serbest ticarete izin veren, fakat dışa karşı ortak bir gümrük tarifesi sistemi uygulamayan serbest ticaret böl­gelerinden (örneğin; Kuzey Amerika serbest ticaret anlaşması-NAFTA) ve üyeleri arasında ortak gümrük vergilerinin yanısıra ser­maye ve emeğin serbestçe dolaşımını ve üye ülkelerin hukuk, vergi, para sistemi vb. iç düzenlemeleri arasında olabildiğince uyum sağ­lamayı öngören ortak pazarlardan (Örneğin Avrupa Topluluğu AT yada yeni ismiyie AB farklıdır) ve bu ikisi arasında yer alan, kısmi bir ekonomik bütünleşme biçimidir.”

 

II. AB İLE GÜNLÜK BİRLİĞİ SÜRECİNDE KAĞIT SEKTÖRÜNDEKİ İŞGÜCÜ HAREKETİ VE SENDİKAL HAKLAR

 

I. Genel Olarak Gümrük Birliği

1970 ‘li yıllardan sonra hızlanarak günümüzde belirleyici koruna yükselen sermayenin uluslararasılaşması olgusu,ulusal ve bölgesel pazarlar için üretim yerine tek bir dünya pazarı için üretimi, fiyat rekabetine dayanan üretimi de çeşitlenmiş üretime yönelen ve kalite rekabetine dayanan üretimi zorunlu kılmıştır. Bir başka ifadeyle günümüz koşullarında sanayilerin ayakta kalabilmesi ancak dünya pazarına yönelik kaliteye dayalı rekabet yapabilecek bir üretim biçimine gemeleriyle olanaklı olabilecektir.

 

II. Türkiye ‘de Yapısal Uyum Politikaları ve Gümrük Birliği

            Türkiye ‘de Türk ekonomisini dışa açmayı hedefleyen ilk yapısal uyum politikaları olan 24 ocak kararları dışa açılmayı ihracata getirdiği büyük teşviklerle sağlamaya çalıştı. Nitekim bu teşvikler Prof Dr Borotava ‘a göre 1980-84 arasında sanayi ihracatının % 6’sından % 16’sına GSYİH % 2 ‘sine ulaştı.

Ne var ki bu teşviklerden Avrupa’nın Türkiye’yi sık sık dampingi yapmakla suçlamasına neden oldu ve beraberinde Türkiye ‘ye karşı Avrupa’nın anti damping vergileri uygulamasına getirdi. Gelinen bu notkada ise Türkiye dünya pazarlarında doğrudan teşvikler olmaksızın kaliteye dayalı rekabet sürdürmek zorunda kalmıştır. Üstelik gümrük duvarlarınınn indirilmesiyle Türkiye ‘nin bu rekabete dayanma gücü neredeyse hiç yoktur.

            Türkiye Danya pazarlarına açılmak zorunda. Ancak rekabet gücü olmadığı için bırakın dünya pazarlarında rekabeti kendi iç pazarı bile Gümrük Birliğiyle birlikte riske girmiş. Bu durumda rekabete uygun koşulların yaratılmasından başka seçenek yok. Rekabete uygun koşulların başında ise teknoloji yenilemesi geliyor. Bu ise hiç kuşkusuz kaynak sorunu. Türkiye bir yandan bu kaynağı yaratıp teknoloji sorununun hallederken, öte yandan da kısa vadede Gümrük Birliği ile artacak rekabete dayanmanın yollarını da bulmak zorunda.

            Nitekim , 1995 yılı geçiş programının 50. sayfasında kaynak sorununa işaret edilerek ;

"Türkiye'nin gerçekleştirmekte olduğu çalışmalara karşılık AT'nin de Türkiye'ye karşı ortaklık rejiminin icaplarına uygun olarak, yerine getirmesi gereken yükümlülükleri kullanmaktadır. Türkiye AT 'na üye olmadan Gümrük Birliği'ni gerçekleştiren ilk ülke olacaktır. Bu bakımdan Gümrük Birliğr'nin gerektirdiği uyum sürecinde ihtiyaç du­yulacak ilave mali kaynağın toplulukla karşılanması önem ta­şımaktadır." denilmektedir.

Kaynak sorununun çok kısa sürede çözümlenemeyeceği ise or­tadadır, işte tam bu nokta da teknolojik anlamda yapısal bir değişime gerek görülmeksizin, Sayın Sedat Aloğlu'nun deyimiyle "... İş gücünü de mal olarak düşünürseniz, ürün olarak düşünürseniz, bizim burada bol miktarda malımız var. Dolayısıyla da daha az maliyetli işgücünü iyi bir şekilde istihdam ederek rekabet edebiliriz." görüşüne sarınıldığını, rekabet etmenin ve kaynak yaratmanın adeta tek yolu olarak bu gö­rüşün hükümet ve işverenlerce benimsendiğini gözlemliyoruz.

Bu yaklaşımın denklemi oldukça basit.. Yüksek tenkolojiyi ku­racak kaynağımız yok, bizde Gümrük Birliği sürecinde teknolojimizde ufak tefek iyileştirmeler yaparak, ucuz işgücünü iyi bir şekilde istihdam ederek hem rekabet şansımızı arttırır ,hem de' bu yolla kaynak açı­ğımızı gideririz.

Nitekim işveren belgelerine ve hükümet belgelerine baktığınızda Türkiye'nin Gümrük Birliği sürecinde rekabet şansını, bu denklemi ha­yata geçirmekte gördüğünü ve bunun somut adımlarını da bugünden atmaya çalıştığına tanık oluyoruz,

 

III. Gümrük Birliği Sürecinde"Ucuz İş Gücünün İyi Bir Şekilde İstihdamı" Nasıl Olacak? Kağıt İşçisine Ne Getirecektir?

 

İşgücü ,Kağıt Sanayiimizde Ne Kadar Ucuz?

Gümrük Birliğiyle artacak rekabet ortamında AB üyesi ülkelere karşı belki de en büyük avantajımız ucuz ve güvencesiz işgücümüz. Gerçekten de kağıt sanayii işçilik ücretlerini karşılaştırdığımızda 1993 yılında sadece Macaristan'nın bu konuda bizden avantajlı olduğunu görüyoruz.

Nitekim 1993 yılı kağıt sanayiinde sendikalı olarak çalışan özel sektör işçilerinin ortalama brüt ücretleri 1993 yılı kuruna göre özel sek­törde 874 Dolar, kamuda ise 618 Dolardır. 1994 yılında ise özel Sektör ortalaması bizim hesaplarımıza göre dolar bazında yarı yarıya aza iarak, özel sektörde 424 Dolara, kamuda ise 471 Dolara düşmüştür. Batı Avrupa Kağıt Sanayii işçi ücretleriyle kar­şılaştırıldığında, 1994 yılı ülkemiz kağıt sanayii özel sektör işçisinin, kıdem, ihbar tazminatı, her türlü sosyal yardım, konut fonu, SSK iş­veren payı, zorunlu tasarruf işveren payı, ödenen fazla mesayi dahil işverene ayhk maliyeti olan 742.5 Dolarla Batı Avrupa Kağıt işçisinin 1993 yılı ücretlerine yaklaşamadığı gerçeği ortaya çıktığını, kamuda çalışan işçilerin 1994 yılı işçilik maliyetleride aynı şekilde özel sek­törün biraz altında 698 Dolarlık aylık maliyetle Batı Avrupa kar­şısındaki avantajını sürdürdüğünü görüyoruz.

Çalışma Bakanlığı 1995 istatistiklerine göre kağıt sektöründe çalışan işçi sayısı 25.763'dür. Bu rakamın gerçeklen yansıttığını kabul etsek bile, sendikalaşma oranı % 34.93'dür. Yani ülkemizde her 100 kağıt işçisinden 65'i sendikasız ve asgari ücretle çalıştırılmaktadır. Bu olguyu dikkate aldığımızda Batı Avrupa'ya göre işçilik maliyetlerimizin daha da düşük olduğunu sanırız rahatlıkla söyleyebiliriz.

 

a) AB Üyesi Ülkelerde Ve Bizde İş Güvencesi

Bilindiği gibi ülkemizde çalışma yaşamını düzenleyen temel Yasa olan 1475 sayılı İşYasası işçinin ihbar ve kıdem tazminatlarını ödeme koşuluyla işverene mutlak ve sınırsız fesih hakkı tanıyor. Bildirimli fesihte işçinin kötü niyet gibi sübjektif bir olguyu kanıtlaması ha­linde işverenin karşılaşabileceği tek yaptırım, işçinin ihbar önelinin üç katı tutarında ödeyeceği tazminattır.

Bildirimsiz ya da haklı fesihlerde işçi feshin haksızlığını ka-nıtlasa dahi iade kurumunu bizim hukuk sistemimimizde yer almıyor.

AB üyelerinde ise işçinin yasalarla genel olarak feshe karşı etkin bir korunmaya tabi tutulduğuna tanık oluyoruz. Birkaç örnek ver­mek gerekirse;

 

b ) Almanya'da İş Güvencesi:

Almanya'da feshe karşı güvence yasası ile;

1)İşi altı aydan fazla süren bir işçinin sözleşmesinin feshi "sos­yal bakımdan haklı değilse fesih geçersizdir. Fesih, işçinin kişiliğinden ya da davranışlarından ya da iş gereklerinden doğan bir nedene da­yanmıyorsa sosyal bakımdan haksızdır."

2)İşyeri gereklerinden doğan fesihlerde ise öncelikle işçinin o iş­yerinde bir başka işte çalıştırılma olanağının olup olmadığının araş­tırılması zorunluluğu vardır.

3)İşyeri gereklerinden kaynaklanan fesihlerde işveren "işverenin en çok ihtiyaç duyduğu işçileri değil, işe en çok ihtiyacı bulunan işçileri işyerinde tutmakla yükümlüdür"

4)"İş sözleşmesi sona erdirilen işçi feshin sosyal bakımdan hak­sız olduğu inancında ise yapılan feshin geçersiz sayılabilmesi için teş-bit davası açabilir. Hukuka aykırı fesih geçersizdir." Bu durumda işçi boşta geçen sürelerinin ücretini, işe iadesini ya da 12-18 aylık ücreti tutarında tazminat isteyebilir.

c) Fransa'da İş Güvencesi:

Fransa'da "işten çıkarma gerçek ve ciddi bir nedene da­yanmıyorsa, yargıç işçinin kazanılmış hakları ile birlikte işe iadesini önerebilir. Tarafların birisinin bu öneriyi kabul etmemesi durumunda, yargıç işçiye son altı aylık ücretinden aşağı olmamak üzere bir taz­minat ödenmesine karar verir."

 

d) İtalya'da İş Güvencesi:

italya'da da fesih haklı bir nedene dayanmalıdır. Feshin hukuka aykırılığı saptandığında, işveren yargıcın karan üzerine işçiyi işe almak zorundadır. "İşveren yargıcın kararına rağmen işçiyi işe almaz ise, karar tarihinden tekrar İşe alınmaya kadar geçecek süreye ilişkin ücretlerini ödemek zorunda kalır."

 

e ) Belçika'da İş Güvencesi:

Belçika'da belirsiz süreli iş akitleri işveren tarafından 28 gün ,işçi tarafından 14 gün, önceden ihbarda bulunmak koşuluyla fesih edi­lebilir. Derhal fesihlerde ise "önemli nedenler" koşulu aranır. Bu ko­şulun bulunmadığı durumlarda yargıç belli bir tazminata hükmedebilir.

 

f) İngiltere'de İş Güvencesi:

İngiltere'de işten çıkartılan işçi işten çıkartılmasını haklı gö­rülebilecek bir nedene dayanmadığını ispat ederse, eski işine devam etmeyi isteyebilir. Bu pratik olarak olanaklı değilse, mahkeme eski iş­yerinde kendisine uygun başka bir işe iadesine karar verebilir. İşveren bu karara uymaz ise tazminat ödemek zorunda kalır.

 

g) İsveç'te İş Güvencesi:

İşveren haklı ve objektif bir neden olmaksızın iş aktini fesih ede­mez. Feshin haksız olduğunu iddia eden işçi dava açtığında dava so­nuçlanana kadar işine devam etme hakkına sahiptir. İşe iade kararına işveren uymaz ise 16-32 aylık ücret tutarında tazminat öder.

 

h) İspanya'da İş Güvencesi:

İspanya'da da objektif bir nedene dayanmayan fesih haksız sa­yılır. Haksız fesihte işveren ya işçiyi tekrar eski işine alır ya da her yıl için 45 günlük, ancak, en fazla 42 aylık ücreti tutarında bir tazminat öder.

Ayrıca bizdeki kıdem tazminatı uygulamasını Batıdaki iş gü­vencesinin karşısına koyan anlayış için belirtelim ki, Belçika'da Fran­sa'da, İspanya'da, İtalya'da iş güvencesinin yanında kıdem tazminatı uygulaması da yürürlüktedir.

 

IV. Gümrük Birliği Ve Daha Ucuz İşgücünün İyi İstihdamı

0

AB üyesi ülkelerdeki işçi ücretleri, iş güvencesi kar­şılaştırıldığında Sayın Aloğiu'nun pekte haksız olmadığı, gerçekten de ülkemizde iş gücünün Gümrük Birliği ile birlikte artacak rekabet or­tamında ülkemiz Kağıt Sanayiine önemli avantajlar sağlayacak dü­zeyde olduğu ortaya çıkmaktadır. Ancak yine Sayın Aloğiu'nun de­yimiyle yeterli değil. İşgücünün iyi ve daha ucuz istihdamın sağlanması, hem rekabet için hem de orta vadede yüksek teknolojili yatırımlara kaynak yaratmak için Gümrük Birliği sürecinin getirdiği acil bir dayatma. Bizce genelde ülkemiz sanayi özelde kağıt sanayi bu da­yatmanın farkında ve üç ana başlıkta topladığımız önlemleri de bu günden almaya başlamış durumdadır.

 

İşgücünü Daha da Ucuzlatmanın 1. Yolu: Sendikasızlaştırma:

Ülkemizde tüm sektörlerde yürütülen sendikasızlaştırma ça­baları kağıt sektöründe de tüm hızıyla sürmektedir. Üstelik yoğun iş­sizliğin   yarattığı   yedek   sanayi   ordusunun,   işgüvencesinin   bu lunmamasının vermiş olduğu olanaklar başarıyla kullanılarak bu ko­nuda ciddi başarılarda elde edilmektedir.

1995 yılının ilk 6 ayında Sendikamız 1000'i aşkın üye kaybina uğramıştır. Sendikasızlaştırma, önce taşeron uygulamasıyla devreye koşulmakta, işten atmalar, sendika aktivistlerine baskılar, bir günde ta­şeron olan personel müdürleri, satın alınan sendika temsilcileri, yetkiyi düşürmek için gerçekte çalışan işçi sayısından çok fazla işçi bildirimi, yetki davalarını uzatarak yılgınlık yaratmaya kadar bir dizi araç dev­reye sokulmaktadır.

Sendikasızlaştırmanın bir diğer boyutunda ise sendikanın var­lığına ancak % 51 oranında ve işverenin insiyatifi ile izin verip yetkili ama etkisiz, güçsüz bir sendika yaratarak sendika güçlenmeye baş­ladığında ise işçi çıkartarak, geliştirilen bir diğer yöntem yer al­maktadır.

 

Daha Ucuz İşgücü Yaratmanın 2. Yolu: Özelleştirme

Bilindiği gibi, bugün ülkemizde sendikalar güçlerinin çok büyük bir kısmını kamuda örgütlü olmalarına borçludurlar.

Kamuda adı konulmamış bir işgüvencesinin bulunması son yıl­larda taşeronlaştırma uygulamasının kamuda da başlatılmasına kar­şın şimdilik yaygınlaşmamış olması sendikaları etkili bir güç olarak tut­maktadır.

îş güvencesinin hiç olmadığı, aksine işverenlerin esnek çalışma adı altında iş hukukunun esnekleştirmesi, kısmi süreli çalışma, geçici süre çalışma gibi yeni iş örgütlenmelerini dayattıkları koşullarda ya­pılacak bir özelleştime, deyim yerindeyse sendikaların bel kemiğini kı­racaktır. Zaten bizce, bizde uygulanmaya çalışılan özelleştirmenin en önemli hedeflerinden birisi de sendikasızlaştırmadır.

Esnek çalışma günümüzde en çok tartışılan, tartışıldıkça fe-" tişleşen kavramlardan biridir. O denli fetişleştirilmektedir ki, Japon mu­cizesinin anahtarı, üretimi, kaliteyi arttıran, işyerlerine endüstriyel de­mokrasiyi yerleştiren, biricik yol olarak sunulmaktadır. Oysa esnek çalışma özünde "gerek kar hedeflen doğrultusundaki hareketlerinde, gerekse çalışanlarla ilişkilerinde, işverenin özerkliğini arttıran, böylece sermayeyi endüstriyel kurallardan ve örgütlü işçi hareketlerinin kı­sıtlamalarından kurtaran bir olanaktan başka birşey değildir."

Nitekim TİSK'te bu olguyu "sanayileşmiş ülkelerde hızlı şekilde teknolojik gelişmeler yaşanmakta ve rekabet şartları ağırlaşmaktadır. Bu  gelişmelere   uyum  gösterebilmek  için   ise   İş   Hukukunun  es nekleştirilmesi gerekmekte, işten çıkarmalara ilişkin aşırı koruyucu hü­kümlerin azaltılması ve işe alma koşullarının kolaylaştırılması sağ­lanmalıdır. Ayrıca kısmi süreli çalışma, geçici süreli çalışma, iş pay­laşımı gibi esnek çalışma şekilleriyle ilgili gerekli düzenlemeler yapılması ve yeni iş organizasyonu biçimleri gözönünde tutulmalıdır." sözleriyle dile getirmektedir.

1995 yılı geçiş planına ve VIL beş yıllık kalkınma planına bak­tığımızda da Hükümetin de TİSK gibi düşündüğünü görüyoruz. 1995 yılı geçiş programına göre;

"Çalışma hayatı mevzuatının Avrupa Birliği'ne uyum ve ulus­lararası çalışma teşkilatı normları doğrultusunda yenilenmesini sağ­layacak işgücü piyasasında esnekliği arttıracak ve yeni çalışma bi­çimlerini düzenleyecek mevzuat çalışmaları hızlandırılacaktır..."

"Part-time ve esnek zamanlı çalışma türlerinin yaygınlaşmasını kolaylaştırarak mevzuat düzenleme hazırlık çalışmaları ta­mamlanacaktır.

"Ücretlerin iş, liyakat, verim, kıdem ve ekonomik gelişmelere pa­ralel olarak artması, iş tanım ve değerlendirmelerine dayalı ücret sis­temlerinin geliştirilmesi, esas ücret yan ödeme paritesinin esas ücret lehine değiştirilmesi çalışmaları sürdürülecek, çalışan kesimler ara­sındaki ücret dengesizliğinin giderilmesi yönündeki uygulamalara ağır­lık verilecektir."

 

VII. beş yıllık kalkınma planına göre de;

"Çalışma hayatı mevzuatını Avrupa Birliği'ne (AB) uyum ve uluslararası çalışma teşkilatı normları doğrultusunda yenilemek, iş­gücü piyasasında esnekliği arttırmak ve yeni çalışma biçimlerini dü­zenlemek esastır. İstihdamın geliştirilmesine yönelik olarak verimlilik düşürülmeden yasal çalışma sürelerini kısaltacak ve esnek zamanlı çalışma türlerine imkan tanıyacak çalışmalar başlatılacaktır."

"Esnek zamanlı, kısmi'zamanlı ve diğer standart dışı çalışma türlerinin düzenlenebilmesi için, 1475 sayılı İş Kanunu ile diğer mev­zuatta düzenleme yapılacaktır."

Bu türlü çıkartılamayan iş güvencesi yasasına, siyasilerin özel­leştirmedeki ısrarlarına ve yukarıdaki belgelere baktığımızda Hü­kümetle işverenlerin ucuz işgücünü daha da ucuzlatacak istihdam bi­çimlerinde hem fikir olduklarını söylemek sanırım abartı olmayacaktır.

Gerçekten de esnek çalışma adı altında yaratılacak istihdam modeliyle İşçilerin, Kıdem tazminatı hakları,

*Ytllık ücretli izinleri,

*Sendikal izinler,

*Fazla mesailer,

*Sosyal güvenlik hakları,

*Hepsinden önemlisi de örgütlü güçleri tümüyle ortadan kaldırılacaktır. Böylece de kısa vadede rekabet olanağı yaratılırken bunun geçici bir çözüm olduğunun ayırımında olan sermayeye orta vadede teknolojik yenilikleri yapması için gerekli kaynakta yaratılmış olacaktır.

Esnek çalışmanın sadece ülkemizde değil, uygulandığı tüm ül­kelerde yukarıda belirttiğimiz acı sonuçlar doğurduğunu anımsarsak endişelenmekte haksız olmadığımızda daha iyi anlaşılacaktır.

Nitekim, Avrupa işçi Sendikaları Konfederasyonuna (ETUC) göre "aktif çalışma şekilleri ve işgüvencesinden yoksun hizmet akitleri süratli bir şekilde yaygınlaşmakta ve bu durum işçilerin çalışma şart­larını kötüleştirmektedir." Avrupa İşçi Sendikaları Enstitüsü (ETUC) da "işverenlerin esnek çalışma şekillerini, işgücü maliyetlerini düşürmek ve durgunluk ile ani taiep değişikliklerinde işçilerin hizmet akitlerin! ko­layca afesih edebilmek için istediklerini söylemektedir, ETUC'a göre işverenler, esneklik ile işçilerin korunmasının azalmasını ve sen­dikaların işletmedeki güçlerinin zayıflamasını arzu etmektedirler."

"Öte yandan, İngiliz İşçi Sendikaları Kongresinin (TUC) bu ko­nudaki görüşleri de olumsuzdur. TUC'un araştırma direktörü Biil Cal-lagahan ICO'nun olağan toplantısında esneklik ve esnek çalışmanın uygulamada işçilerin ücretlerinde bir azalmaya neden olduğunu ve yasal açıdan korumaları ortadan kaldırdığını belirtmektedir. Cal-lagahan'a göre esneklik, toplu pazarlıkla elde edilen hakları za­yıflatmakta ve güvenceden yoksun bazı istihdam türlerini teşvik edip yaygınlaştırmaktadır."

"Ayrıca OECD İşçi Sendikaları Tavsiye Komitesi Genel Sek­reteri John Evans'da esnekliğin işverenler tarafından kullanılan bjr slo­gan ve reel ücretlerin azalmasına, işte eşitsizliğin artmasına, istihdam güvencesinin ve sosyal güvenlik açıdan korumanın azalmasına ve iş yoğunluğunun artışına sebep olduğunu" belirtmektedir.

 

III. ESNEKLEŞEN" KAPİTALİZM, ARTAN SÖMÜRÜ

 

1970'li yılların ortasına gelindiğinde, uluslararası kapitalizmin li­deri ABD ve "sanayinin beşiği" İngiltere'de 25 yıllık istikrarlı sınai bü­yüme dönemi yolun sonuna gelmiş dayanmıştı. Bu dönem, değişik ik­tisat kuramcıları ve iktisat tarihçileri tarafından ortak bir tarzda karakterize edildi; artık "büyük şehirlerde kurulu geniş ölçekli sınai iş­letmelerde standart özelliklere sahip malların kütlesel ölçeklikte üre­tildiği sınai büyüme"' İçin tehlike çanları çalıyordu. Kapitalist bölüşüm ilişkilerine bir dönem rengini çalmış olan "İşçilerin gelirlerinin kütlesel olarak üretilen metalarla doğrudan İlişkili kılınması" ilkesi, sermaye sa­hipleri tarafından bir toplumsal uzlaşma dayanağı olarak kullanıldığı için sözkonusu işletmelerde örgütlü sanayi işçilerinin sendikalarda haklarını savunmaları katlanılabilir sayılmıştı. Bırakalım geri sınai ya­pıya sahip orta gelişkinlikteki kapitalist ülkeleri, Batı Avrupa'nın sanayi imparatorlukları içinde kendine yer bulmuş geleneksel işçi hareketinin yerine gelenekselleşmiş örgüt yapıları ve mücadele yöntemleri eski vuruculuklarını yitiriyordu.

 

I. Sermayenin Yeniden Yapılanması Olarak Esneklik:

İktisatçılar, sendikalar ve bazı sol gruplar arasında kapitalist üretimin "yeni", "esnek" bir evresine girilip girilmediğine dair hararetli bir tartışma başladı ve bu tartışma halen sürüyor. Gelişkin sanayilerin "esnek üretim modeline" yöneldiğini iddia edenlerin temel varsayımları 1970'lerin ortalarında tıkanıp kalan kapitalist ekonomilerin temel ka­rakteristik üretim organizasyonu olan Taylorist tekniğin ve fordist mo­delin katılığı idi ve bu katılık aşıldığı ölçüde krize bir çözüm bu­lunabilirdi.

İşletmeler, fordist katılığa karşı, düşen karların restore edilmesi açısından bir çözümler demeti oluşturmaya çalışırken sanayide ya­pısal kaymalar ortaya çıktı. 1950'lerde İngiltere işçi sınıfının %48'i sa­nayide (imalat, inşaat, madencilik) istihdam edilirken, bu oran 1984'de %34'e düştü. 1979 ile 1987 arasında imalat sanayi 2 milyon 100 bin işçi işlerinden koptu. Kamu çalışanlarının sayısında, genelde büyük oynamalar olmazken, 1990'h yıllarda düşmeye başladı ve istihdamın erimesi geleneksel sanayi istihdamından kopuş, işsizler ordusuna ek­lenme ve sendikal örgütlenmenin zayıf olduğu özel hizmet sektörüne kayma biçiminde yaşandı. 1980'lerin ortasına gelindiğinde sa-nayisizleşme sürecinde 20-50 işçiden az personeli olan işletmelerin sayısı yüzde 10 azalırken, bu oran 1000'den fazla işçi çalıştıran büyük işletmeler için %4 olarak belirlendi (Bain ve Price, 1983), (Harman, 1986).

Tarihsel olarak büyük ölçekli işletmelerde örgütlü çekirdek iş­gücü nicel olarak erirken, işçi sınıfı bir bütün olarak iyi ücretli, iş-güvenceli bir kast ile bu avantajları sürekli yitiren örgütsüz, küçük İş­letmeler dağılmış tali işçiler olarak kutupsallaşmaya başladı. İşte tam bu noktada, yıllardır sanayinin beşiği olan İngiltere'de İşçi Partisi'nin ideologlarından Atkinson "esnek firma" modelini ortaya attı. Sanayi iş­çileri ve sendikalar arasında göreli bir gücü olan Büyük Britanya Ko-minist Partisi teorisyenlerinden olan Stuart Hail ise klasik kitlesel üre­tim yapan sanayi işçisinin tarihsel olarak miadını doldurduğunu ilan ederek işçi sınıfı politikasında "Yeni Zamanlar" in doğuşunu müj­deledi. "Esneklik" kavramı giderek her kapıyı açan maymuncuk gibi kullanılmaya başlandı. Esnekliğin bir diğer kurumsal işleyişde, işletme yönetiminde, istihdam politikasında artan kullanımı ve toplumsal ve ik­tisadi "katılıkların" tartışılmasını da gerekli kılıyor. Fordist dü­zenlemenin tıkanması kimi katılıkların sorgulanmasını beraberinde ge­tirdi. Bu kavramları ele avuca gelmez bir görelelîkten kurtarmak olanaklı mı?

Özellikle Fransız kökenli düzenleme ekolünün Fordizm'in krizine ilişkin açıklama çabaları devreye sokulabilir. Sözkonusu katılıklar; tam istihdam, güçlü sendikalar ve sosyal refah devleti harcamaları idi. Sınai üretimi işçilerin tüketimine bağlayan toplumsal atmosferin gi­derek sanayiciler için bir yüke dönüşmesi bu "katılıkların" tartışma ma­sasına getirilmesine yol açtı. Bu, yeni-sağ, liberal siyasal saldırı ile içice gelişen bir kriz aşma çabası idi. İşçilerin tam istihdam gü­vencesine sıkı sıkıya sarılmaları, işçi alımı ve çıkarılması üzerinde sendika ve devlet kontrolü sürekli düşen kapasite ile çalışan büyük iş­letmeler için katlanılmazlaştı. Üretim sürecinde işçilerin disiplinin ana kaynağı, işten atılma korkusu değil, bant sistemine dayalı taylorist or­ganizasyon olduğu için sanayiciler yeni bir işgücü kontrolü modeli ge­liştirmeye ihtiyaç duydular.

Ne varki sorun, her bir işletmede katı iş tanımlama teamülleri ve sendika dayatmaları sonucu, işçilerin, işler ve makinalar arasında ko­layca yer değiştirtilememeleri noktasında da beliriyordu. İşletme içi "katı" işbölümü ve istikrarlı tezgah başı rolleri, üretim piyasasının talep ettiği standat olmayan malların yine kütlesel olmayan siparişlerini kar­şılamak için gereken işlevsel esnekliğen engel oluyordu. Bu katılıklara sendikaların vasıflı-vasıfsız işçi ücreti farklılıklarını azaltmaya da-yalı,tek tip ücret artış sistemine bağlılıkları eklenince "esneklik" en azından başlangıçta sermayenin insiyatifi ile gündeme gelen bir po­litika olarak ortaya çıktı.

Sanayi organizasyonundaki dönüşümlerin, emek-sermaye ça­tışması ile bağının sermayenin ihtiyaçları temelinde mi, yoksa işçi ha­reketinin çıkarları doğrultusunda mı kurulacağı ise politik bir süreçte ortaya çıkar. Bir diğer deyişle, özellikle Batı Avrupa ve Kuzey Ame­rika'da işçi hareketi (ki sendikal harekete indirgenmiştir) sanayicilerin ve devletin esneklik insiyatifine uyum göstermiştir. Çünkü 1980'lerin ve 1990'ların siyasal güç ilişkilerin gözönüne alındığında, işçiler ve ge­leneksel sendikalar esnek emek arzlarını sunmaya mecburdurlar. Do­layısıyla 1970'lerin sonunda tartışıldığı haliyle ortaya çıkan sonuçları ölçüsünde "esneklik", neo-liberal saldırı karşısında işçi sınıfının sa­vunmaya geçmesi koşullarında tartışılmaktadır.

Katılığın alternatifi olarak esnekliğin, sermaye birikiminin ih­tiyaçlarına koşut, krizden çıkış için bir çare olarak ortaya çıkmasını "esnek uzmanlaşma" tezi açıklamaya çalışmaktadır. Teknolojinin nasıl seçildiği, üretim sürecine nasıl uygulandığı ve üretim sürecinin ye­niden yapılanmasına tercüme ediliş tarzı da siyasal güçler dengesine, emek sermaye çatışmasının cereyan ettiği kurumsal çerçeveye ve mücadele geleneklerine bağlıdır.

 

II. Esnek Uzmanlaşma ve İşletme Ölçekleri:

Esnekliğin, kar hadlerindeki düşüşü frenlemeye dönük, üretim sürecinin bütün düzeylerini kesin bir stratejiye dönüşmesinin ardında, üretilen malların değerlenmesi süreci vardır. Bir diğer deyişle, kütlesel üretimden kopuşun kaynağında piyasanın istikrarsızlaşması, par­çalanması vardır.

Krizin özellikte üretim düzeyinde değil, tüketim çeviriminde açık­lanması, esnekliği işçi sınıfı için veri sayan, piyasa odaklı tezlerin ana yaklaşımıdır. Özellikle işçi hareketini kendi içinden bölümlere ayır­makta siyasal bir sakınca görmeyen ve neo-liberal yeniden yapılanma programlarına uyum gösteren sosyal demokrat tezler bu çerçeve içine girer. Büyük ölçeklere dayalı kütlesel üretimden kopuşun, küçük ama dinamik üretim birimlerine dayalı esnek uzmanlaşmış ekonomilerinin işçi sınıfının vasıflı kesimlerinin hayrına olacağı varsayımı ge­liştirilmektedir. (Piore ve Sabel, 1984) "Esnek Uzmanlaşmanın" bir al­ternatif strateji olarak ortaya çıkması;

Standart mallan üreten yan-vasıflı işçi havuzundan ve katı küt­lesel üretim hattından kopufup, dalgalanan piyasa koşullarında üretim yetenekleri ile yanıt veren vasıflı işçilerin, çok amaçlı makinalann kul­lanıldığı yenilikçi esnek üretim sistemine geçilmesi anlamına gel­mektedir. (Piore ve Sabel, 1984)

Ancak bu aşamada esnekliğin sermayenin birikim ve toplumsal yeniden üretim ihtiyaçları çerçevesinde yapılabilecek tanımı da ortaya çıkıyor; ekonomilerin, sanayi dallarının, işletmelerin ve fabrika üni­telerinin pazar dalgalanması, emek arzı, teknolojik rekabet ve genel olarak iktisadi bunalım gibi dışsal etkilere uyarlanma yeteneği.

Kütlesel üretimden esnek uzmanlaşmaya geçişin belirleyici ak­törü sanayiciler olurken, bu geçişin sadece bir sınai gelişme stra­tejisine indirgenebileceğin! savunmak olanaklı değildir. Üretimin es­nekleşmesinin sanayinin yeniden yapılanması ile çerçevesi çizilmiş eşitsiz evrim süreci ve sınırları vardır. Bir diğer deyişle "katılıkların" fordist üretimi duvara foslattığı sürecin kurumsal bir çerçevesi vardır.

"Eksik tüketim" duyarlılığının ulusal kapitalist sanayilerin üze­rinde Demokles'in kılıcı gibi sallandığı bir evredeki kütlesel üretimi is­tikrarlı bir tüketim hacmi ile tekabül ettirme ana eğilimi artık ge­çe rsizleşm iştir.

Yukarıda tasvir edilen tıkanmanın eşitsiz bir tarzda yaşandığı gözlemlense bile bir teknolojik belirlenime tabi olarak geliştiği görüşü (yine bu yüzden karşı koyulamazlığı) oldukça şüphelidir. Bu tür tez­lerin siyasal uzanımı üretimin esnekleşmesinin veri alındığı pers: pektifler ve krizin sermaye lehine aşılmasının onayıdır.

Neo-liberal politikaların (işgüvencesinin aşınması, sen­dikasızlaştırma, emek sermaye çatışmasının bir sınıf mücadelesi ola­rak sermaye açısından ideolojik kabulü vs.) kapitalist birikimin krizine yanıt olarak hayata geçirildiği örneklerde, esnek üretim birimlire ve bu birimlerin yaratacağı bir esnek üretim şebekesi için uygun küçük üre­tim birimleri öne çıkmıştır. Standart hıza ve niteliklere bağlı üretim sü­recini alt bölümlere ayırdıkça her bir alt bölümün merkezi bir me­kandan koparılıp dışsallaştırılması ve bunların üretim hedeflerine göre yatay koordinasyonu küçük işletmelere tedavül kazandırmıştır. Bu iş­letmelerde istihdam edilecek işçilerin resmi emek piyasası kurallarının dışında çalıştırabilecekleri varsayıldığı için (Aglietta, 1979) "esnek emek istihdamı" için uygun bir altyapı oluşturacakları ta­sarlanmaktadır.

Bu görüşün altında yatan mantığı kurcaladığımızda 1960 ve 1970'li yıllarda sanayi işçilerinin gelişkin ve orta derecede gelişkin ka­pitalist ülkelerde, büyük sınai işletmeleri, üretimden gelen güçlerini kullanarak militanlık mekanlarına dönüştürmelerinden çıkarılan ta­rihsel bir dersin olduğu görülür. İşçilerin toplulaşmasından kaçış ola­rak tanımlanabilecek bir küçük-orta işletmeler dinamizminin teknolojik gelişmelerle açıklanabilir olmasının ötesinde anlamı vardır, sermaye için.

Batı Avrupa sanayilerindeki bu kapitalist tecrübe Türkiye, G.Kore, Hindistan, Brezilya gibi ülkelere tercüme edildiğinde, bu ül­kelerin sınai istihdamlarında önemli bir paya sahip kural dışı iş­letmeler, bu kez "gizli kalmış girişimcilik rezervi" olarak yeniden ta­nımlanmaktadır. (Soto, 1987). Bu gerekçelerin vardığı nokta, uygun teknoloji (esnek) uygulandığında küçük işletmelere hem işsizliğin kontrolünde hem de etkin yaratıcı bir esnek imalat şebekesi ku­rulmasında önem affedilmesidir. Büyük işletmelere ait-müteahhitlik, ta­şeronluk kanalları ile eklenmiş "yeni" bir sınai gelişme modeli öne­rilmektedir. Zaten, özellikle olgun sanayilerde, büyük işletmelerin sürekli ölçeklerini genişleterek etkinlik sağladıkları otomotiv, ulaşım araçları, dayanıklı tüketim malları, yatırım malları üretiminden bir ko­puşun yaşanmasıyla ölçeklerin büyüdükçe ekonomik kar'lılığı ko­rudukları varsayımı geçersizleşmededir.

Küçük işletmelerin işsizliğe karşı bir tampon yarattıkları olgusal bir gözlemdir. Yani kriz konjonktüründe küçük işletmelerdeki iş kaybı toplam istihdam içinde, büyük işletmelere göre daha azdır. Ne varki, toplumsal kurallar ve işçi sınıfının toplumsal kazanımları dışına çı­karılmış işçilerin istihdamının bîrden bire meşruiyet kazanması, si­gortasız sosyal güvencesiz ve sendikasız çalışmaya hazır yedek iş­gücü ordusu üyelerinin bir kısmını soğurma hedefine dönüktür. Thathcer, Reagan ve Özal döneminde özellikle pompalanan "gi­rişimcilik" ideolojisinin, büyük sermaye birikimine sahip olmayan öğe­ler nezdinde bir toplumsal heves yaratmasının nedeni de, bütün ka­pitalist ayıklanma sürecine karşın, bata çıka canlılığını sürdüren bir küçük işletmeler öbeğinin varlığını sürdürmesidir.

Özellikle sermayenin hızla değer yitirdiği dönemlerde, neo-liberal iktidarlar orta sınıf vatandaşları kendi işini kurma heveslisi seç­menler olarak saptayıp ucuz kredi olanakları sunmaktadırlar. Taşeronlaşmanın hız kazanması hem ana ısmarlayıcı firmanın hem de ihale alan küçük işletmenin emek maliyetlerini azaltması eğilimini bu de desteklemektedir. Türkiye'de son yıllarda KOSGEB (Küçük ve Orta Sanayi Geliştirme Birimi)'nin sanayileşme stratejisi sap­tanmasında önemli bir aktör haline gelmesini bu bağlam içinde de­ğerlendirmek olanaklıdır.

 

III. Esneklik Düzeyleri:

"Esnekliği" genel geçer, belirsiz bir eğilim olmaktan çıkarmak için öncelikle üretim ve emek sürecinin yeniden düzenlenmesinde, emek gücünün niceliği, işçilerin üretim içindeki işlevleri, ödenen ücret, çalışma süresi gibi düzeylerin herbiri için ne anlam taşıdığına de­ğinmek anlamlı olacaktır.

Üretim sürecinin değişik evrelerinin sermaye birikiminin ih­tiyaçlarına koşut olarak dış etkileri uyarlanmasının değişik düzeyleri tanımlanmıştır.

Bunlar sayısal (yada dışsal) esneklik, niteliksel (yada işlevsel) esneklik, ücret (yada maliyet) esnekliği, zamansal esneklik ve iş ida­resi esnekliğidir.

 

a)Sayısal Esneklik

Sayısal esneklik, işverenin işçilerin miktarını değiştime ser­bestisidir, Keynesci politikaların uygulandığı yıllardan devrolmuş işe alma koşullan, kamusal işbulma kurumları, işten çıkarmaya ilişkin yasal önlemler hatta fiziksel ve sosyal özürlülerin istihdamına ilişkin kotalar işverenler için kriz koşullarında artık sırttan atılmaya çalışılan yüklere dönüşmüştür. Özellikle sendikaların gücünün kırılması, da- " yanışma grevlerinin yasaklanması ve güvencesiz istihdam iş­verenlerin talep ettiği serbestinin koşullarını yaratmaya başlamıştır. Ayrıntılı çalışma yasalarının olduğu ülkelerdeki yasal düzenlemeler çoğunlukla ihbar önellerinin azaltılması, gerekçesiz işten çıkarmalar için gerekli asgari çalışma süresinin uzatılması, işten çıkarılmasında işçinin vasıflarına ilişkin gerekçe gösterilmesi zorunluluğunun kalk­ması, işvereni mahkemeye vermek için çalışılmış olunması gereken asgari sürenin uzatılması, teknolojik gerekçelerle toplu işten çı­karmanın kolaylaşması yönünde değiştirilmektedir.

Sayısal esnekliğin işçi çıkarma yönünde artmasını zorlayan iş organizasyonu değişiklikleri ise 3 başlık altında toplanabilir; yönetimde yoğunlaşma, yatırım ve teknik değişim, rasyonelleştirme (Massey, 1982). Üretim sürecinin yeniden düzenlenmesinde işçi sayısını be­lirleyen faktörlerden yoğunlaşma, belirli bir süre içinde emek sürecinde kalmaya devam eden işçinin daha fazla meta üretmesi an­lamına gelmektedir. Yoğunlaşma, varolan üretim sürecinin emek üret­kenliğini artırmak hedefiyle varolan kapasite köklü biçimde de­ğiştirilmeden ve yeni iş örgütlenmesine gitmeden üretimin temposunda, çalışma tarzında fabrika içi işbölümünde yapılan de­ğişikliklerdir. Küçük mekanik düzenlemeler, yürüyen bantın hız­landırılması, İşlerin yeni bir işbölümü ile alt vasıflara bölünmesi ya da sadece işçilerin daha ağır çalışmaya zorlanması artı değer üretimin yoğunlaşması sonucunu doğurabilir.

İşçinin tezgah başında doğrudan kol emeği harcamadığı sü­renin kısaltılması, makinadan makinaya geçişte kaybedilen zamanın azaltılması gibi düzenlemelerde, yoğunlaşmayı ve işçi ihtiyacını azal­tır. Bu durumda bir birimlik meta için üretime sokulan canlı emek aynı kalır; fakat maliyeti azaltır.

Yoğunlaşma Özellikle Taylorist iş düzeneğine tabi küçük İş­letmelerde ve deri, ayakkabı, dokuma, giyecek, basım gibi geleneksel sanayilerde işverenlerin elinde artık-değerin mutlak artırımının bir yolu olarak varolmaya devam etmektedir. (Braverman, 1974). Yo­ğunlaşmaya kriz koşullarında düşen çıktı veya yavaş büyüme altında başvurulurken işçi çıkarımının kimi endüstrilerde artan yatırımlarla bir­likte yaşanması da olanaklıdır.

Üretim sürecinde yapılan değişiklikler belli bir çıktı miktarının üretilmesi için gerekli emek miktarının azaltılması ile sonuçlandığında üretim tekniğinde bir sıçrama yaşanıyor demektir. Fabrikanın mekanizasyonu geliştirerek hem ölçeğini hem faaliyet sahasını ge­nişletmesi ancak üretim sürecinin en azından bir aşamasının yeniden yapılandırılmasını gerektirir. 1960'lı yıllarda Batı Avrupa'da ve 1980'li yıllarda Türkiye'de cam, demir-çelik üretiminde uygulanan düzenleme özellikle bu kategoriye girer.

Kapitalist sınai yeniden yapılanmada hayati olan, tarafsız bir teknolojik iyileştirmenin ürünü yada sermaye sahibinin nesnel bir "ihtiyacı"nın değil, rekabet ve karlılığın ihtiyaçlarından kaynaklanmastdır. Burada asıl sorun üretim sürecindeki maliyetleri azaltmaktadır. Bunu gerçekleştirmenin ise başka etkenlere bağlı olarak birkaç yolu vardır; biri ekipman ve İşgücünün bileşik maliyetini düşürmek diğer dolaylı yolu ise yeterince örgütlünmemtş kolay manüple edilebilir işgücü kul­lanımına yönelmektir. Yeni teknoloji Özellikle işletmenin, üretimin be­lirli bir aşamasındaki emeği daha üst düzeyde kontrol etmesi amacını da karşılayabilir ya da sürekli sorun hale gelen bir işçi öbeğini elimine etmeye de yarayabilir. Rasyonalizasyon ise yoğunlaşma ve teknik dönüşümden farklı olarak eski yatırım dolayısıyla iş kaybı yaratır. Rasyonalizasyon ser­mayenin kar'lılığı düşen üretim alanından, ya da bir fabrikanın bir par­çasından kopması ile belirlenir. Neo-liberal ortamda lokavtlar ve özel­leştirmeler genellikle yeterli kar'lıhk getirmeyen "aşırı kapasitenin" ortaya çıktığı işletmeler için sözkonusu olmaktadır. Ras-yonalizasyonun gelişkin mikro ekonomik ekipman yardımı ite yapıldığı kimi çağdaş örnekler Toyota fabrikasındaki üretim ve emek süreci kontrolü tecrübelerinden yola çıkılarak Toyotaizm olarak adlandırılır.

İşçilerin, ekipmanın ve üretime bağlanan kaynakların azaltılması Japonya'da otomotiv endüstrisinin yeniden yapılanması ile başlamış 1975 krizinden ürken ağır sanayi makinaları ve kimya sanayine ya­yılmıştır. Sözkonusu sanayiler giderek küçük ölçekli siparişlere yö­nelmişler ve üretim faktörlerinde kısıntıya gitmişlerdir. Ras-yonalizasyonun Toyota modelinde uygulanış tarzı, robotlaşma ve stokları sıfıra yaklaşan anında üretim-teslim dolamıyla gerçekleşmiştir ve diğer sanayileşmiş ülkelerde bir model olarak imrenilmiştir. Fakat bu tarz rasyonalizasyon diğer esneklik aianlarının içice uygulanmasını da getirmiştir. Ücret yapısı, çalışma süresi, nümerik kontrollü ma-kinalar hepsi aynı rasyonalizasyon sürecinin parçaları olarak yeniden işleve büründürülmüştür. Dikkati çeken olgu, Toyota modeli rasyonel iş organizasyonunun geleneksel hızlanan bant sisteminden tümüyle yalıtılmadan uygulanmasıdır (Tagaishi, 1992). Üretim bandına ro­botların uygulanmasında "Kanban" adı verilen bir sistem denenmiştir. Bu sistem esnek yönetim teknikleri ile Taylorİst temponun içice uy­gulandığı otomotiv, kimya, üretim araçları üretimi, elektronik üretimi gibi dallarda deneniyor. "Kanban" vînleks kutulara yapıştırılan dik­dörtgen şeklindeki bir banta verilen Japonca addır. Kanban sisteminin ilk tarz uygulanışında sözkonusu plaka üzerinde üretim hattında var­diya alan her işçinin bir sonraki işçiye devretmesi gereken malların sa­yısı ve kalitesi tanımlanıyor. Buna "devir-Kanban" adı verilen bir diğer uygulamada "üretim yönlendirici Kanban". Bu tarz herbir işçinin o işi yapan bir önceki vardiya işçisinden üretmesi gereken miktar ve çe­şitteki mallan plakadan okumasma dayanıyor. Dolayısıyla hiç zaman kaybetmeden işçilerin birbirini zamana karşı denetledikleri bir tarz oto kontrol hayata geçirilmiş oluyor.

Görüldüğü gibi sayısal esneklik kapitalist işletmelerde büyük ço­ğunlukla işten çıkarma özgürlüğü olarak algılanıyor ve yüksek işsizlik koşullarında emek gücünün düşük maliyeti olarak yeniden ge­rektiğinde işe alınması "esnekliğini tanımlıyor. Sayısal esneklik yine Toyota ve Kanbar modelinde görüldüğü gibi üretim sürecindeki işçilerin zamansa!, idari ve vasıfsal kullanımlarının da işverenin arz-talebine, maliyet kaygularına tabi olarak düzenlenmesi sürecinden kopuk olarak işlemiyor. Zamansal esnekliğin önemli bir parçası geçici işçilik, part-time çalışma, sayısal esnekliğin ortamını sermaye lehine genişletiyor.

 

b ) İşlevsel Esneklik:

İşlevsel esneklik, işçilerin iş tanımlarının değişen üretim yü­kümlülüklerine bağlı olarak değiştirilmesi anlamına geliyor. "Esnek firma" modelinin kuramcısı Atkinson (1986) işçilerin birbirlerinin iş­levlerini devralacak vasıf gruplarına bölünmelerini, iş sınırlarının eri­mesinin süreci olarak görüyor. Kapitalist gelişme sürecine bağımlı kı­lınan teknolojinin ve işçinin emek sürecinde giderek boyunduruluk altına girerek vasıfsız bir aygıta dönüştüğünü savunan ilk Marksist emek kuramcılarından Braverman (1974), Batı Avrupalı sosyalist ik­tisatçılar tarafından "karamsar" olmakla suçlanıyor, bu durumda.

Atkinson, değişik sanayi dallarından sermaye yoğun iş­letmelerde yaptığı araştırmalarda işlevsel esneklik uygulamalarını modelleştirmiştir. Özellikle Phamacetico ve Geordieland adlı ilki yaklaşık 5500 işçi çalıştıran işletmelerin son yıllarda işletme-içi kullanımda ol­dukça deneysel tarzlar uyguladığı görülüyor. Aynı işletmelerin değişik ebatta ve nitelikte mallar üreten, elyaf, sabun, ilaç, katı ve sıvı kim­yasallar, tabletler ünitelerinde Kuzey İngiltere imalat işletmelerine örnek olacak işlevsel esneklik uygulamaları sözkonusudur. Atkinson, Olico (Petrol İşletmesi-raf ineri), Snax (gıda imalatı), Grey-Stuff (çi- mento), Choc-o-Bar {gıda imalatı), Smokes (sigara fabrikası), Pinta (süt endüstrisi ünitesi), Binkş {paketleme), Pilot Devices (simülasyon aygıtları), VVhite Goods (dayanıklı tüketim mallan), Wavelanght (elekt­ronik) ve Phoenix (dayanıklı tüketim malları) işletmelerinde ölçekleri 100 ile 7000 arasında değişen üretim birimlerinde yaptığı araştırmada işlevsel esnekliğinde değişik doğrultu ve formatları olabileceğini gös­teriyor.

Atkinson, gelişkin teknoloji firmaların artık fiyata duyarlı değil, kaliteye duyarlı hale geldiklerine ilişkin bir genelleme yaparak, ürün çeşitlemesi, cep piyasalara yönelinmesi, esnek iş tanımları, kalite üre­tim mühendisliği, "sıfır defolu" üretim ve kalite kontrol hedeflerine yö­neldiklerini savunuyor. Şimdi Atkinson'un işlevsel esneklik ile va­sıfların çeşitlendirilmesi arasında kurduğu ilişkinin değişik tezahürlerine bakalım :

 

1-Yatay İş Hareketliliği:

Değişik ustalıklara sahip işi gruplarının eğer birbirlerine yakın tarzda ve statüde çalışıyorlarsa, aralarında işçilerin gidip gelebilmesi olanak tanımlanıyor. Üretimin ihtiyaçlanna göre fazla ek eğitime gerek olmadan, yeterince kullanılmayan bir üniteye işçi kaydırılması bu kap­samda değerlendirilebilir.

2-Gruplar Arası Yatay Esneklik:

Birbirine yakın gelişkinlik düzeyindeki vasıflara sahip işçi grup­larının, temel vasıflarını koruyarak birbirlerini ikame edebilmeleri, ör­neğin buna delme uzmanı işçi grubunun, tesviyede eğitilmiş bir grupla birlikte torna-tesviye işi için ortak çalışması gibi denemeler bu bağ­lamda değerlendirilebilir.

 

3-Yatay Grup Bütünleşmesi:

İşçi grupları arasındaki fabrika içi işbölümünün azaltılması ça­baların yanısıra kompüterize teknolojik yatırım yardımıyla daha önce ayrıştırılmış işlevlerin bir işçi grubuna eklemlenmesi örneklerinde gö­rülmektedir. Benzeri vasıflara sahip ve yaklaşık olarak aralarında fazla ücret farkı olmayan bant işçileri, bakım ve hammadde işleme ekip­lerinin birbirlerinin işini yaparak tek bir grup haline gelmesi buna bir ör­nektir. Özellikle temel rutin işlevlerin gelişkin sermaye yoğun üni­telerde üstlenildiği örneklerde yatay grup bütünleşmesi özellikle takım çalışması biçiminde ortaya çıkmaktadır.

 

4-Dikey Grup Bütünleşmesi:

En genel anlamıyla üretim ünitesi içindeki vasıf ve yetenek ka-demelendirmesini azaltmak anlamına gelmektedir. Eğer işletme eğitim yükünden kurtulmak istiyorsa, üst vasıflı işçileri geçici olarak daha basit yetenek isteyen kademelere kaydırmaktadır. Son dönemde or­taya çıkan bu eğilime göre, özellikle kademeler arasında ciddi prim farklılıkları varsa, işverenler kadrolar arası kaydırmaların doğuracağı maliyet artışlarını azaltmak için kademeleri sadeleştirmeye yö­nelmektedirler.

 

5-Dikey İşlevsel Bütünleşme:

Planlama ve üretim işlevlerini üstlenen İşçi gruplarının, vasıflı ve yarı-vasıflı işçilerin farklılıklarını koruyarak tek bir takım için yer al­malarıdır. Üretim sürecinin her bir aşamasının norm tutarlılığı içinde sürdürülmesini sağlar.

6-Kalite Kontrol:

Genel olarak imalat işlevleri ile gözetim/düzeitme/kalite kontrol faaliyetlerinin aynı işçiler tarafından üstlenilmesi biçiminde uy­gulanmaktadır. İşletme içi işlevsel esnekliğin en hızla yayılan bi­çimidir. İşletme içinde sorumluluğu toplumsallaştırmak hedefi güder. Buna ek olarak eskiden ayrıksı bir işleve sahip kalite kontrol de­partmanının diğer ünitelerden ayıran iş tanımı sınırlamalarını da or­tadan kaldırır. Hem bakım-onarım, hem planlama, imalat servisinin yarı vasıflı işçileri hem de nihai ürün arzı elemanları kendilerini ve diğer üretim aşamalarını doğrudan ilgilendirecek kalite kontrolünü de­partmanları kesecek tarzda yürütürler. Her bir departmanları kesecek tarzda yürütürler. Her bir departmanın kalite kontrol grubu olabileceği gibi, formen-vasıfsız imalat yardımcı işçisi ve vasıflı bant sorumlusu işçiden oluşan bir kalite çemberi de kurulabilir.

 

7-Bütünleşmiş Takım Çalışması:

İşlevsel esnekliğin işletme içinde bir ekip ruhu ve bağlılığı ya­ratılarak, işçilere bir aidiyet duygusu verilerek hayata geçirilmesidir. Bütünleşmiş takım çalışmasında hedef, her bir işçinin belirli bir za-naatsal maharet, yetenek işbölümü veya vasıfla özdeşleşmesini ön-leyip, üretim sürecine ilişkin "kollektif" yükümlülükle özdeşleşmesini sağlamaktır. Kalite kontrolü işlevi kapsaması zorunlu olmayan ta­kımlar, işletme içindeki her bir ünite ve alt-ünitede özerk hücreler oluş­turabilirler. İşletme yönetimlerinin her bir hücreyi özerk tutmaya özen gösterdikleri dikkati çekmiştir. İşlevsel esnekliğin işçileri zanaatsal ye­teneklerine daha yabancılaştırdığı halde, çok vasıflı ve kimi ik­tisatçılarca iddia edildiği gibi işçinin kendi ürettiği metaya ya­bancılaşmasını önleyen bir eğilimi beslediği iddiası giderek daha şüpheli hale gelmektedir.

 

c ) Ücret Esnekliği:

Ücret esnekliği, toplam ücretin, asgari bir geçim düzeyini tüm çalışan işçiler için güvence altına almak yönünde yaşama ma­liyetlerine otomatik (doğal) olarak uyum göstermesi eğiliminden ko­puştur.

Neo-liberal bireysel performans-verimlilik ve rekabetçi ücret iliş­kisi, belli bir asgari alım gücünü ve talep potansiyelini gözeten Key-nesci gelir politikasını zorlamaktır. Bu durumda işçinin kendini yeniden üretmesi ihtiyacına bağlı olarak kollektif bir kazanç kavramı eridiği için, her türlü otomatik ücret artışı işverenin direnci ile kar­şılaşmaktadır.

Ücret esnekliği, ücreti iş örgütlenmesi ve bireysel performansla bağıntılı kılma eğilimin ürünüdür. Böylelikle "tarihsel, sendikal ve sos­yal kazanımları kendinde kişileştiren işçi değil, fabrikanın başarısının bir uzantısı olarak ancak ödüllendirilebilecek "işçi" kavrayışı ortaya çı­kıyor. Geleneksel sanayi sendikacılığının fordist alışkanlıklarla tek tip, kaba eşitlikçi ücret politikası gütmeleri sendikaları zaman zaman va­sıflı işgücünü "cezalandırır" konumuna sokuyor.

Öte yandan ücretlerin sürekli bir biçimde yükselip dü­şürülmesinin işçilerde yaratacağı güvensizlikte hesaba katılıyor. Cretin kollektif pazarlığa ve üretimden gelen kollektif gücün dayatmasına değil, bireysel performansa bağlı olması, işverenin ve işletme yö­netiminin toplu İş sözleşmesini tümden tasviye edip, bireysel akitlere yönelmesi ile mümkün görünüyor. Bireysel akitlere yöneliş bazen sen­dikanın onayı ile bazen de kapsam dışı sözleşmeli personel uy­gulamaları ile hayata geçiriliyor. Ücret ve maliyetlerin üretim yapısına bağlı olarak esnetilmesi eğilimini tekil örneklerin dışında saptamak olanaklı değil; fakat özellikle ancak vasıflı ve gelişkin teknoloji kul­lanan işçilere özgü olabilirmiş gibi görünen bu işçi-işletme ilişkisinin aslında küçük imalat ateiyelerinde, aile şirketlerinde yüzyıllardır ge­çerli olduğunu kaydetmek gerekiyor Üstelik kimi araştırmalar sürekli ücret ayarlamalarından ziyade ücretli emekçiler içerisinde gelir da­ğılımı yelpazesinin açılması yönünde bir eğilimin yaşandığını ortaya koyuyor. Asgari ücret geçinilebilir ücretin altına düştükçe, seçkin va­sıflı işçilerin gelirleri de sınıfın bütününden en azından belli bir zaman diliminde kopuyor.

 

d)Çalışma Süresi Esnekliği

Çalışma süresi esnekliği, geleneksel ardışık 8 saatlik vardiya düzeninin ve süresiz sözleşmelerin geçersizleşmesi sürecidir. 8 sa atlik işgününü, 40 saatlik iş haftası, gece çalışmasının kısıtlanması fazla mesainin fazla ücrete tabi kılınması ve hafta sonu çalışmasının toplu sözleşme ile belirlenmesinin her bir öğesinden veya birkaçından aynı anda kopulması işverenlerin işçilerin tüm yaşama zamanlarına müdahale edebilir; birbirleri yerine üretim sürecinde kullanılabilir ve yüzyıldan fazla bir süredir kazanılmış çalışma süresi haklarını geri alı­nabilir kılmaktadır. Bu eğilimin hayata geçtiği ölçüde, yarım gün ça­lışma, geçici işçi kullanımı, kısa süreli bireysel veya toplu iş akitleri, fazla mesai ödemesi yapılmadan çalışılan sürelerin artması gibi işçi kullanımlarının genişlemesi beklenebilir. Avrupa ülkelerinde part-time ve geçici çalışma üzerindeki kısıtlar kalkmaktadır.

Çalışma süresinin esnetilmesi, gelişen teknoloji yüzünden iş­çilerden ve kimi sendikalardan kaynaklanan çalışma süresinin düş­mesine dönük baskıya da bir yanıttır. Aynı zamanda, ücretin dü­şürülerek, 24 saat ve giderek haftalar-aylarla ölçülebilir bir zaman kesidînin her bir saatinde işçinin kiralanabilin esi ne olanak tanımak an­lamına gelir. Keza çalışma süresinin esnekleştirmesi aynı zamanda çalışma programlarının işletme-işçi arasındaki özel bir mutabakata bağlanması, yıllık çalışma programlarının işçilerin toplumsal yaşam ih­tiyaçları, düzenleri ve iradeleri ile değil, meta üretimi temposu ve pi­yasanın dalgalanmasına göre düzenlenmesi eğilimi ile atbaşı git­mektedir.

İşçinin çalışacağı süreyi, gün, hafta, ay içerisinde, fazla mesai ödemeden, işçinin nzası dıştnda ("İşletme ihtiyaçları" çerçevesinde) örneğin gece çalışması ya da hafta sonu primi vermeden dağıtması herşeyden önce işçilerin toplumsal yaşamlarına indirilen ağır bir dar­bedir. İşçinin diğer işçilerle, eşiyle çocuklarıyla paylaşacağı sosyal, kültürel, siyasal ve cinsel yaşama yapılmış bir el koyma biçimidir. Bun­lara ek olarak 24 saatin işverence ister önceden mutabakata varılsın, ister tebliğ edilsin, mutlak serbesti içinde, üretime dönük kullanımı, in­sanın doğal günlük, haftalık, fizyolojik/biyolojik ritmine de aykırıdır.

Belçika'da zamansal esneklik uygulayan Philips ve Caterpilier işletmelerinde çalışan işçilerin yüzde 60'ında uyku bozukluğu, yüzde 22'sinde uyuşturucu kullanım artışı, yüzde 35'nde sindirim sistemi bo­zukluğu, yüzde 25'nde kronik baş ağrısı, yüzde 59'nda cinsel ya­şamda duyarsızlık saptanmıştır. (Dossier Felexibitite, 1992)

Kriz koşullan ile işçinin rızası olmadan gerçekleşen part-time ve geçici işçilik arasında tam bir korelasyon saptanamamakla birlikte, neo-liberal politikaların en hızlı uygulandığı İngiltere'de 1991 iktîsafi daralmasına partime işçi sayışının artışının eşlik ettiği görülmüştür. Uzun dönemli eğilimler, yoğun kriz konjonktürleri dışında part-time iş­lerin genel işgücüne oranla bir istikrar gösterdiklerini ortaya koyuyor. Part-time istihdamın teknolojik gerekliliklerden ziyade, yükselen iş­sizlik oranlarıyla koşullandığını iddia etmek olanaklıdır.

Geçici işçiliğe gelince, işçilerin zamansal açıdan esnek kul­lanımının iki biçimi vardır. Birincisi; geçici iş acentalığıdır. Bu durumda işçi belirli bir firmaya önceden belirlenmiş bir ücret karşılığında ki­ralanır. Bu tarz istihdamın taşeronlaşma ağı ile birlikte hız kazandığını savunmak olanaklıdır. Diğer geçici istihdam yolu ise işletmelerin ba­ğımsız işçileri sabit süreli sözleşmelerle istihdam etmeleridir. (Brons-tein, 1991), Geçici işçilerin miktarının ülkeler arasında büyük de­ğişkenlik gösterdiği söylenebilir. Bunu yasal kısıtlarla açıklamak her zaman mümkün değildir. Daha ziyade sınai yapının yoğunluğu, kadın işçilerin işgücüne katılması, proleterleşme süreci gibi faktörler yasalar kadar etkileyici rol oynuyorlar.

Geçici işçilerin yoğunlaştığı alanlar; eğitim, sağlık sosyal hiz­metler ve inşaat sanayileridir. İspanya'ya ilişkin yapılan bir çalışma ise geçici işçilerin yüzde 38'inin daha önce kalıcı sözleşmeli işlerde ça­lıştığını, yüzde 33'ünün işsiz olduğunu, bu son oranın ise 1987-88 ara­sında yüzde 40'a çıktığını göstermiştir. (Alba-Ramirez,1991). Geçici işçiler, İşverenler tarafında daha uzun süreli istihdamdan önce iz­lenmek, denenmek için kullanılmaktadırlar. Geçici işçilerin sosyal hak­ları ve işten çıkarma koşulları, işveren açısından, daha az kısıtlayıcı olduğu için sayısal esnekliği yaymaktadırlar. Ayrıca geçici işçilerin, iş­verenin ihtiyaçlarını karşılamak için daha büyük bir gerilim içine gir­diklerini de savunmak olanaklıdır. Esnekliğin şu ana dek dile getirilen düzlemleri bizi esnek üretim sistemlerinin devreye sokulmasında yine özellikle işyeri düzeyinde, kapitalist kontrol ve emek gücü düzenleme sorununa getirmektedir.

 

e)Esnek Emek Kontrol

Baştan vurgulanmalıdır ki işletme yönetimleri üretim sürecinin esnek uygulamalarla zenginleştirilmesini standart bir işletme modeli, beşeri kaynaklar modeli içinde gerçekleştirmiyor. Horstman (1988) özellikle neo-liberal işgüvenslzliği politikalarını en saldırgan bir tarzda işletme ölçeğinde uygulayan firmalara "maço" yada "rambo" işletmeler adını veriyor. Konumuz bağlamında tartıştığımızda, "maço" işletmeler işçilere doğrudan sayısal ve işlevsel esnekliği tartışmasız dayatıyorlar. Bu tarz esnekliğe hem kayıtdışı küçük işletmelerde hem de sen­dikasızlaşmanın hız kazandığı büyük-orta işletmelerde rastlanıyor. Grup halinde işten çıkarmalara bu örneklerde rastlanıyor.

"incelikli paternalist" (tatlı-sert) yöneticilik modeli ise, işletmenin en vasıflı işlerini yapan çekirdek işgücüne niteliksel (işlevsel) es­nekliğin, işgüvencesiz çevre işgücüne ise sayısal esnekliğin uy­gulandığı bir modeli tarif ediyor. "İstişareci" yönetim ise, sendikayı iş­yerinden zorla söküp atmaya çalışmadan, işçilerle bire bir iletişim kurmayı öngören tarz olarak lanse ediliyor. Bu tarz yönetimde işçilerle diyalog, "brifing grupları", "takım çalışması", "kalite çemberleri", ya da "danışma grupları" kurularak mutabakat içerisinde bir esnek emek kul­lanımı içinde tasarlanıyor. "Yönetmelikçi" yönetim ise, üretim sürecini, işçi-işveren ilişkilerini belirgin kod ve tüzüklerle istikrarlı kılmaya, bu­radan yola çıkarak işlevsel esnekliğin bir rızaya dayanmasına ça­lışıyor.

Ülkelerin özgül koşullarına girmeden yine modeller kurma yön­temi ile geleneksel emek örgütlerinin bu stratejilere gösterdiği tepkileri de modelleştirmek olanaklıdır. "Yeni realist", "stratejik sendikacılık", iş­letme yönetimleri ile uyum içerisinde hem niteliksel hem de sayısal es­nekliğe mutlak onay veren ve uç örneklerde grev yapmayacağı gü­vencesini iş akitlerine geçirten sendikalar için kullanıyor. En bilinen örneği İngiltere'deki elektrik/elektronik mühendisleri sendikasıdır.

"Pasif tarafsızlık" politikası güden sendikalar, işçilerin kendi iç­lerinde bölünmesine, vasıfların ve işlerin yeniden tanımlanmasına doğrudan direnç göstermeyen sendikaları ifade ediyor. Sendikalar ge­nellikle kısa vadeli, işletme bazlı ve toptu sözleşme dönemleri ile sı­nırlı dönemlerle kısıtlı olarak elektrik ve türdeş olmayan karşı taktikler oluşturuyorlar. Sendikal direnişler bazen sayısal, esnekliği sı-nırlandırabiüyor. Kapsam tartışmalar ve iş nizamnameleri işlevsel es­nekliği etkileyebiliyor. Kimi Örneklerde sendikalar sayısal esnekliğe di­renip, ücret kademelendirmesinin sürekli sermaye leyhine yeniden düzenlenmesine karşı koymayabiliyorlar. Fakat tüm bu tartışmaları kesen gerçeklik o ki dünyada üretim süreci ve emek sürecinin yeniden düzenlenmesine dönük sermaye insiyatifini tümden çevirebilen bir işçi hareketi henüz şekillenmedi.

 

IV. İşçi Sınıfına Cepheden Saldırı Olarak Esneklik:

Teorik ve siyasal çerçevesini çizmeye çalıştığımız emek sü­recinin kapitalist yeniden düzenlenmesi ve üretim sürecinde esneklik tartışmasında, bazı nitel ve sayısal verileri de hesaba katarak kimi so­nuçlara varmak olanaklıdır.

1)Standart malların kütlesel üretiminden esnek imalat he­deflerine ve sistemine kayış, devletin işçi sınıfının toplam refahı, ken­dini yeniden üretmesi sorunlarından koptuğunu göstermektedir. Sos­yal hakların budanmasında, 1970'li yılların ortasında belirginleşen düşen karlılık, daralan pazarlar ve artan maliyetler krizinin belirleyici etkisi vardır.

2)19801i yılların sonunda Doğu Avrupa'daki merkezi planlı, tam istihdamlı ve geleneksel Fordist Teknolojiye dayalı sanayilerin hakim olduğu ekonomilerin çökmesine karşı Batıdaki sol hareketlerin ve sendikaların çoğunlukla alkışlayıçı kalması, bu süreçlerin ardından ka­çınılmaz olarak gelen özelleştirme, işgücünün metalaşması, işsizlik ve piyasa kurallarının saldırgan savunusuna karşı işçi hareketini politik ve ideolojik açıdan savunmasız bırakmıştır.

3)KoJiektif pazarlığı savuşturarak, işgücünü parçalayarak yeni "katılımcı" işyeri uygulamaları getirerek "işyeri demokrasisi" görüntüsü verilirken, emek maliyetlerinde düşüş ve rasyonel işletmecilik il­kelerinin düzenlenmesi öngörülmektedir.

4)Teknolojik değişim ve üretim sürecindeki dönüşümler nesnel ve kaçınılmaz değil, toplumsal sınıflar arasındaki güç dengelerinin emeğin işletme tarafından kontrol edilme ihtiyaçlarının uzanımı olarak ortaya çıkmaktadır.

5)Fordist üretim modelinden kopuş bütünsel ve türdeş bir süreç değildir. Piyasa dalgalanması, işyeri ölçeğindeki siyasal-sosyal ça­tışmalar bir işletmenin, bir sanayi kompleksinin hatta bir işkolunun di­ğerlerinden daha kapsamlı bir biçimde belirgin işlevli, bant sistemli üretim araçlarını, çok amaçlı makinalar ve çok vasıflı işçilerle değiştirmesini getirebilir. Bu değişiklik, bir atelye içinde de ger­çekleşebilir; fakat uluslararası ve ulusal düzeyde eşitsiz bir gelişme iz­lenmektedir.

6)Esnek imalat sistemi İngiltere, Japonya, Amerika'ya özgü de­ğildir. Geriden gelen kapitalist ülkelerdeki küçük işletmeler, sayısal es­nekliğin kriz koşullarında işten çıkarma özgürlüğü biçiminde hayata geçirilmesini zorlamaktadır. Ayrıca esnek imalat birimlerinin ço­ğalmasının vazgeçilmez koşulu olan küçük işletmelerin istihdam için­deki payı 1980'li yıllarda sabit kalırken, bir başka neo-liberal sanayi stratejisinin uygulandığı İngiltere'de (1-10) işçi çalıştıran işletmelerin istihdam içindeki payı  artmaktadır. Türkiye sanayii,  kayıt-dışı  letmeleri bir güvenlik subabı olarak ayakta tutarken, klasik fordist sa­nayileşme eğilimini sürdürmekte, ölçek büyümesine önem vermektedir.

7)Esneklik, özelleştirme ve taşeronlaşma gibi emek gücünün metalaşması yönündeki engelleri kazımaya dönük adımlar ka­pitalizmin tarihinde hiç de "yeni" değildir.

8)Sayısal esnekliğin amacı, yedek işgücü ordusunun iktisadi ve toplumsal işlevini, istikrarlı büyüme yıllarında Keynezyen istihdam po­litikaları tarafından kısıtlanan işlevini canlandırmaktır. Sayısal esneklik özellikle Türkiye gibi ülkelerde işçi alımı ve çıkarımı üzerindeki ka­tılıkların teknolojik gerekçelerle kaldırılması yönünde değil, işten çı­karmaların serbestisi yönünde kullanılmaktadır. Bu çalışan işçiler üze­rinde mutlak artık değerin arttırılması yönünde bir basınç yaratmaktadır. Sayısal esneklik sürekli artan işsizlik anlamında uy­gulanmaktadır. Yasalar, işten çıkarmaları kolaylaştırmaktadır.

9)Niteliksel esnekliğin amacı işçilerin sadece kol değil, kafa emeğini de sömürmektir. Emek üretkenliğindeki artış göreli artık-değer artışı için kullanılmaktadır. İşçilerin giderek vasflaştırılarak kendi ürettiklerine kalite ve üretim maliyetlerinin düşmesi çerçevesinde du­yarlı olmaları yoluyla da olsa yine de üretim sürecinin ancak bir bö­lümünde yer almalarından yabancılaşmaları sürmektedir.

1O)Maliyet-ücret  esnekliğinin  amacı  işgücünün  sınırsız me­talaşması önünde ortaya çıkan kimi tarihsel/dönemsel engelleri gi­dermek, işgücünü gelir düzeyi, tüketim eğilimleri açısından birbiriyle rekabet eden bölmelere ayırma politikasını güçlendirmektir. Öte yan­dan tek tip-kaba eşitleyici ücret politikası sendikaları imalat bandının yarı-vasıflı işçilerinin temsiline indirgemektedir. Ücret esnekliği ve­rimlilik ve bireysel performansı işletme performansına bağlama eği­liminden çok işçi sınıfı içinde eşitsizlik yaratma sonucu doğurmaktadır. Neoliberal politikaların en doludizgin uygulandığı İngiltere ve Ame­rika'da, diğer ülkelerle kıyaslandığında sınıf-içi gelir eşitsizliğinin arttığı ortaya çıkmaktadır. Dünyadaki bütün kapitalist sanayiler içinde 1970'li yılları itibariyle sınıfiçi gelir eşitsizliğinin 1970'li yıllarla birlikte arttığı tek ülke ABD'dir, 1980'lerde ise gelir grupları içindeki üst dilimin (üst ondalık) yükselişi ile birlikte tam gün işçilerin saat yevmiyeleri ara­sındaki açı daha da artmıştır. Yine tabloya göre İngiltere'de 1973-92 arasında, 1979'dan itibaren üst dilim ile orta ve alt ondalık dilimler ara­sındaki farkları artma eğilimine girmiştir. 1970'li yıllarda ücret ve geliş eşitsizliğinin arttığı (ABD dışında) hiç bir ülke yok iken, 1980'li yıllarda Almanya'nın dışında her ülke işçi sınıfı içinde eşitsizlik artmış, Da nimarka, Finlandiya, Norveç, italya'da ise üst ondalık gelirleri arttığı için kutuplaşma yaşanmamıştır. Almanya'da ise muhtemelen 1991 yılı sonrasındaki "birleşme", ücretlerin arasındaki açıyı genişletmiştir.

11)Zamansal esnekliğin hedefi, üretim sürecini, bireysel işçinin ve işçi grubunun çalışma sürecinden bağımsızlaştırmaktır. Full-time çalışma dışındaki yüksek ödemeleri azaltmak ve işgününün azal­tılması yönündeki baskılan ücretleri de tırpanlanarak karşılamaktır. Öte yandan esnek imalat sisteminin vazgeçilmez öğeleri olarak part-time çalışmada hızlı bir artış saptanmamaktadır. Daha ziyade 1980'li yılların ikinci yansından itibaren ABD ve İngiltere'de gönülsüz part-time çalışanlarm işgücüne oranı 1985-91 arası İngiltere'de %0.1 art­mış; aynı dönemde ABD'de binde 1 düşmüştür. Aynı dönemde İtalya, Almanya ve Fransa'da part-time istihdamın işgücüne oranı hemen hemen hiç değişmemiş; hatta %1'lik oranlarda düşmüştür. Part-time istihdamın en yüksek olduğu ülkelerden İşveç'de 1987'den 1991'e kadar %0.4'lük, Hollanda'da ise %0.1'lik artışlar saptanmıştır. Marjinal istihdamın yüksek olduğunun tahmin edildiği Güney Avrupa ül­kelerinde ise (Yunanistan, İspanya, Portekiz) 1987'den itibaren part-time istihdamın oranı ortalama %0.6 oranında düşmüştür.

Part-time çalışanların toplam çalışanlara oranına bakıldığında ise 1983-1992 arasında İngiltere'de %3.8'lik bir artış, ABD'de ise %0.9'luk bir düşüş gözleniyor. Bu oranlar İsveç, Norveç, Finlandiya, Portekiz'de (1979-1992) düşerken, İtalya'da (1979-92) ve Da­nimarka'da (1979-91) yaklaşık hiç artmıyor.

Geçici işçi istihdamına göz attığımızda ise geçici işçilerin ge­leneksel olarak mevsimlik işler, tarım ve inşaatta toplandığını gö­rüyoruz. Yine hizmet sektörü yüksek geçici işçi oranını sürdürüyor, imalat sanayiinde geçici işçiler az istihdam ediliyor. Batı Avrupa ül­kelerinde bile. Geçici işçilerin arttığı iki ülkeye (Fransa-İspanya) bak­tığımızda artışın kaynağı kamu idari kuruluşları. Geçici istihdamın is­tikrarlı olduğu yerlerde, geçici istihdamın sanayiler arasındaki dağılımı da köklü değişiklik yaşamıyor. Türkiye ve İngiltere'de tüm çalışanlara göre geçici istihdamın oranı 1989-1991'de hafifçe düşüyor (%0.3 ve %0.1). 1983-91 arasında esnek uzmanlaşmanın cenneti olarak araş­tırmalar yapılan Yunanistan, italya'da bu oran %0.1'den daha fazla oranda düşüyor. Japonya'da ise aynı dönemde sözkonusu oran %10.5 civarında küçük oynamalar yaşıyor; Japon imalat sanayinde ise düşüyor. İmalat sanayiindeki artış Yunanistan ve İtalya için %0.7 civarında.

Bu veriler esnek uzmanlaşmanın kendini açığa vurduğu iddia edilen istihdam tarzlarında uluslararası kapitalizm köklü bir dönüşüm yaşandığını, yeni istihdam tarzlarının durağanlaştığını ve kapitalist sa­nayileşmenin ana evrimine uyarlı bir tarzda geliştiğini gösteriyor.

12) Esnek işletme yöntemleri, dolaylı fakat kapsayıcı kontrol yöntemlerinin geliştirilmesine ve işletme içi özdeşleşmesi yaratılması amacına dönüktür. Esnek işletme yöntemleri sendikaları ve kollektif emek örgütlenmelerini devreden çıkararak işletme-işçi ilişkisini doğ-rud an I aştırmaya ve bireyselleştirmeye dönüktür. İş güvencesinin ge­riye çekilip, ana hedef olarak kar ve kalite güvencesinin öne çı­karılmasına dayanmaktadır.

13)Niteliksel, zamansa! ve idari esneklikler sermayenin dolaşım hızını arttırarak değersizleşmesini kısmen önleme or­ganizasyonlarıdır. Bu adımlar da kar hadlerindeki düşüşü frenleyebilir.

14)Devletin kapitalist işletmelerdeki emek-sermaye ilişkisi ve yeni iş organizasyonundaki rolü azalmamış ancak müdahale etme bi­çimi değişmiştir. Devletin gerek doğrudan gerekse kurumları ve ya­saları aracılığı ile dolaylı toplumsal denetim rolü her bir işletmeye iç-selleşmiştir. Emeğin kullanımını piyasa kurallarına göre özelleşltirmeler ve neo- liberal personel istihdam politikaları aracılığı ile rasyonalize eden devlet, sermaye birikimine yaptığı iktisadi gü­vence yardımını geliştirmektedir.

İşletmelerde o işletmeye özgü kimlikler geliştirilmeye baş­lanmıştır. Bunun için işçi sınıfının aldığı ideolojik darbeler devlete ve işletmelere kolaylık sağlamıştır. İşletme hukuku, kimliği, aidiyeti, iş-letme-aile bağlılığı, kimi toplumsal ihtiyaçların patron tarafından kar­şılanması, işyeri ahlakı, temsili konseyler, denetleme kurulları devletin işletme içinde yeniden inşaasıdır.

15)Üretim ve emek sürecindeki yemden yapılanma girişimleri varolan sendikal yapıları işlevsizleştirme eğilimi taşımaktadır. Bu eği­lim geleneksel sendikal mücadele araçlarının etkilerini kendi başlarına yitirmelerine koşut gelişmektedir. Grev,, işyeri sosyal hakları, TİS ko­laylıkla geri alınabilir, geçersizleşebilir; daha olmazsa hükümden kal­dırılabilir hale gelebilir.

16)Esnekliğin işçi sınıfına saldırı biçimini almasının kaynağında geleneksel sendikacılık ve geleneksel işçi partilerinin politikasızlığı vardır. Sınıf sendikacılığını öldüren işçi sınıfının heterojenleşmesi değil; sınıfın siyasallıktan arındırılmasıdır. Sınıf politikası ve sınıf sen­dikacılığı, işçi sınıfı içindeki gelir, vasıf, kültür ve emek süreci fark­lılıklarını hesaba katarak da geliştirilebilir.

 

İŞ HUKUKUNUN ESNEKLEŞTİRİLMESİ

 

Esnek çalışma 90’lı yıllarla birlikte en çok tartışılan, tartışıldıkça da fetişleştirilen kavramlardan birisi olmuştur, O denli fetişleştirilmektedir ki Japon mucizesinin anahtarı, üretimi kaliteyi is­tihdamı arttıran, işyerlerine endüstriyel demokrasiyi yerleştiren biricik yol olarak sunulmakta, hatta bazıları daha da ileri giderek, esnek üretimin uygulandığı iş yerlerinde, işçinin yaratıcı gücünün ortaya çı­kartılıp üretime sokulduğunu, işçinin îşe yabancılaşmasının ortadan kaldırılarak iş doyumunun sağlandığını, üretimin planlanmasından ürünün kalitesine, pazarlamaya kadar bir dizi alanda işçilerin in-siyatiflerinin arttığını söyleyerek adeta kapitalizmde esnekleşme sayesinde sermayenin emeğin üzerindeki denetim ve kontrolünden vaz geçtiği (kapitalizm olmaktan çıktığı da denilebilir) sermayenin kontrol ve denetiminin yerini işçilerin gönüllü, katılımının aldığı bir sistem ola­rak sunabilmektedirler.

Oysa Kapitalizmde sermaye belli bir süre için kullanım hakkını satın aldığı "emeğin bu kapasitesinden sonuna kadar yararlanmaya çalışacak, bu nedenle de sermaye emek sürecini en fazla artık değer gerçekleştirecek biçimde dönüştürme yollarını arayacaktır. Yaratılan artık değer miktarı, üretim süreci içerisinde tarafların göreli gücüne göre belirleneceğinden, kapitalizmde emek süreci, kaçınılmaz olarak daha karlı üretim mücadelesinin bir arenası haline gelmiştir. Bu yüz­den de sermayedar sadece üretim için gerekli olan en son ulaşılan teknolojik düzeye uygun üretim araçlarını, malzemeyi ve binayı temin etmekle kalmaz, emek gücü üzerinde tam bir denetim kuracak biçimde emek sürecini kendi kontrolü altına almaya çalışır.

Sermaye emek sürecinde işçinin işi yapış yöntemleri, hızı, be­cerilerini ve bilgisini kullanma biçimi üzerinde iş örgütlenmesi ala­nında tam bir denetim elde ederek yaratılan artık değer miktarını maksimize etmeğe, başka bir deyişle işin yoğunluğunu arttırarak eme­ğin verimlilik oranını yükseltmeye çaba gösterir. Ayrıca, işin yapılış bi­çimini kurallara bağlayarak, yaratılmaya çalışılan maksimum artık değer miktarının sürekliliğini de aynı şekilde garanti altına almaya ça­lışır.

Kapitalist üretimin tarihsel gelişim süreci incelendiğinde bu sü­recin bir anlamda sermayenin emek üzerindeki denetimini arttırmak için sürekli arayışlar içerisinde olduğu, sürekli olarak bu amaca hizmet edecek araçları geliştirdiği görülecektir. Geliştirilen her üretim tekniği sonuçta sermayeye bir önceki döneme göre emek üzerinde daha yoğun bir denetim sağlama olanağı vermiştir. Esnek çalışma da özün­de "gerek kar hedefleri doğrultusundaki hareketlerinde, gerekse ça­lışanlarla ilişkilerinde, işverenin özerkliğini arttıran, böylece sermayeyi endüstriyel kurallardan ve örgütlü işçi hareketinin kısıtlamalarından kurtaran bir olanaktan başka bir şey değildir." Ancak esneklik ka­muoyuna, sanki fordist üretimin işçiler aleyhine yarattığı olumsuz so­nuçlardan kaçınmak için ortaya konulmuş gibi sunulmakta, iş gü­vencesini sağladığı işçilerin işe yabancılaşmasını engellediği iddia edilmektedir.

"Aslında yalın üretimin başarıyla uygulanabilmesi İçin gerekli olan işçinin firmaya olan bağlılığı işçiye iş güvencesi vererek değil, fir­madan ayrılmasını imkansız kılarak sağlanmaktadır, işçi çalıştığı iş­yerinden ayrılması durumunda çok ağır bedel ödemek durumunda kalmaktadır. Bu ağır bedel Japonya'da uygulanmakta olan ücret sis­teminden, emeklilik sisteminden ve emek piyasasının ikili yapısından kaynaklanmaktadır. Merkez firmalarda Çekirdek işçiler İçin geçerli ücret sistemi hem kıdem esasına, hem de işçi değerlendirme sis­temine dayanmaktadır.  Bu  işçiler çalıştıkları firmanın  adamı  sa­yıldıklarından, işyerini terk eden İşçiye hain gözüyle bakılmakta ve başka bir merkez firmada iş bulamamaktadır. Ayrıca yeni bir iş bulsa dahi yeni  işinde otomatikman  ücret akalasının en altından  baş­layacağından, ücreti eski işinden aldığı ücretin çok altında olmaktadır. Esnekliğin yoğun olarak tartışıldığı ülkemizde iş hukukunun es­nekleştirmesi gereği, işverenler ve İşveren örgütlerince, küreselleşen dünyada artan fiyat ve kaliteye dayalı rekabetin mutlak bir gerekliliği olarak çalışanların önüne konulmuş, "esnekleşme kavramları, hatta "değişim" "değişimin hızı" kavramları birazda abartılarak, özellikle iş­veren kesimi, işçilerin bu güne kadar elde ettiği haklarının tekrar el­lerinden alınması ve tekrar sanayi öncesi ideolojilerin etkisiyle ku­rallardan arındırma ya da kuralsızlaştırma sloganları ile iş hukukunun hiçbir yasal engel olmaksızın tekrar bireylerin saptadığı bir kurallar bü­tününe dönüştürmek çabası içine girmiştir.... Esnekleştirmenin dışında en çok kullanılan kavram, "kuralsızlaştırmadır."    Onunda ötesinde bazı sloganlar var, "engelleri ortadan kaldırma", "iş hukukunun ye­niden bireyselleştirilmesi," iş hukukun yeniden sözleşmelere bırakma", "iş hukukunu kolektivizmden kurtarma", "iş hukukunu bürokrasiden kurtarma", kavramlarıda esnekleştirmeyle birlikte yan yana rahatlıkla kullanılmakta ve bu şekilde bir kavram kargaşasına da ister istemez yol açılmaktadır."

 

I. Neden İş Hukukunun Esnekleştirmesini İstiyorlar

Gümrük birliği 1995 yılı geçiş programına göre, "İşgücü pi­yasasında esnekliği arttıracak ve yeni çalışma biçimlerini dü­zenleyecek mevzuat çalışmaları hızlandırılacaktır... Part-time ve esnek zamanlı çalışma türlerinin yaygınlaşmasını kolaylaştıracak mevzuat düzenleme hazırlık çalışmaları tamamlanacaktır.

"Ücretlerin iş liyakat, verim, kıdem ve ekonomik gelişmelere pa­ralel olarak artması, iş tanım ve değerlendirmelerine dayalı ücret sis­temlerinin geliştirilmesi, esas ücret yan ödeme paritesinin esas ücret lehine değiştirilmesi çalışmaları sürdürülecek, çalışan kesimler ara­sındaki ücret dengesizliğinin giderilmesi yönündeki uygulamalara ağır­lık verilecektir,"

VII. beş yıllık kalkınma planında ise iş hukukunun es-nekleştirilmesi hedefi "esnek zamanlı, kısmi zamanlı ve diğer standart dışı çalışma türlerinin düzenlenebilmesi için, 1475 sayılı iş kanunu ile diğer mevzuatta düzenleme yapılacaktır."

İş hukukunun esnekleştirilmesini savunanlara göre "pazardan payınızı almak, yaşamak ve yaşatmak için rekabetin şartlarını yerine getirmeniz gerekiyor. Bunun sonucu olarak ta ESNEKLİK kavramı, sa­dece kavram olarak günlük hayatta yerini almaktan çıkıp, uygulamada da kendini göstermek zorunda kalıyor. Artık çalışma hayatında katı kural ve uygulamalar yerine şartlara uygun, esnek uygulamalar bütün dünya da rekabet ve rekabetin kaçınılmaz gereği olarak karşımıza çı­kıyor."

"Dünya hızla değişmekte ve globalleşmektedir. Dünya'da ge­çerli ekonomik sistem "Pazar Ekonomisi" olmuştur. Pazar eko­nomisinin en önemli kuralı da "rskabeftir. Ülkemiz de "piyasa eko­nomisi" modelini benimsemiştir. Pazar ekonomisini kabullenmenin doğal sonucu olarak, ülkemizde iç ve dış rekabet çok daha büyük bo­yutlara ulaşacaktır.

Rekabet edebilmek=Başarı

Rekabet edememek=Piyasadan silinmektir.

Piyasa ekonomisi rekabeti, rekabet de "esneklik" konusunu gün­deme getirmiştir.

Madem ki, rekabetçi piyasa modelini seçtik ve bu piyasadayız, o halde konulacak kurallar ve düzenlemeler de rekabetçi piyasanın ku­rallarına uygun olmalıdır."

"Sanayileşmiş ülkelerde yaşanan hızlı teknolojik gelişmeler ve artan rekabet, iş hukukunda esnekliği gerekli kılmıştır. Diğer bir ifa deyle esneklik arayışının temelinde, iş hukukunda çalışma ilişkisinin düzenlenmesine ve işçinin korunmasına İlişkin hükümlerin teknolojik gelişme ve rekabetin gerektirdiği esnekliğe imkan tanımaması yat­maktadır."

"İşgücü piyasasının esnekleştirmesi, işletmelerin daha fazla kişi istihdam etmesine ve daha etkin ve verimli olarak çalışmasına imkan yaratacaktır. Ayrıca, kişilerin kendilerine en uygun olan işleri bulmasına ve daha verimli ve sorumlu çalışmalarına neden olacaktır."

"Dünyada salt İşçinin korunması için yasalar dönemi geçmiştir. Dünyada işletmenin ayakta durmasına dönük yasalar dönemi için­deyiz.

"İş münasebetlerinin gelişimini üç ana başlık altında toplamak mümkündür. İngiliz sanayi devrimi sonrası yaşanan, klasik liberalist görüşün hakim olduğu, akit serbestisinin, serbest teşebbüs hakkının sınırsız olarak kabul edildiği 1. dönem. Müdahale dönemi olarak ad­landırılan, işçiyi koruma amacı taşıyan iş hukuku normlarının konulduğu 2. dönem, İş hukukunda esnek arayışlarının geliştiği 3.Dönem"           

"İstihdamın teşvik edilmesi ve işsizliğin azaltılması için esneklik, Türk çalışma mevzuatına kazandırılmalıdır.

Ülkemizde katı iş hukuku mevzuatı esnekleştirilerek, üretim fak­törleri ve çalışrhâ süreleri daha verimli kullanılmalıdır... Küreselleşen rekabet ortamında katı mevzuatlar bırakılmalı, yeni üretim ve yeni yö­netim teknikleri uygulanmalıdır.

Değişen teknoloji ve üretim yöntemlerine uyum sağlayabilmesi için insan gücü esnek kullanılabilmelidir. Değişken bir istihdam mo­deline uyum sağlayabilecek esnek bir iş hukuku oluşturulmalıdır.

Esneklik, işçiye zamanını daha iyi kullanma imkanı sağlarken, işveren açısından da düşük maliyet, verimlilik, kalite ve uluslararası rekabet edebilme avantajı sağlamaktır.

İş hukukunun, ortaya çıkan köklü değişikliklere uyum sağlamak amacıyla mevcut kurum ve kurallarına yenileyerek daha esnek bir dü­zene kapı açması zorunludur. Gerekli yasal düzenlemeleri ger­çekleştirerek ve çalışma hayatındaki çağdışı yaklaşımları terk ederek, bir uzlaşma içinde esnek yaklaşımların önü tıkanmamalıdır."

"Daha önceki dönemde ekonomik büyümeye koşut olarak is­tikrarlı ve hep sosyal ilerleme yönünde gelişme gösteren İş Hukuku bu dinamizmini yitirmiştir. Bu kez "ekonomik kriz koşullarına uyum gös­terecek" bir iş hukukunun oluşmaya başladığını görmekteyiz."

"Fordist sistem emeğin yoğun tüketimi ve yoğun yeniden üretimi üzerinde durmakta ve buna ilişkin kurumsal biçimlemelerden oluş­maktaydı. Bireysel iş ilişkisinin yaslandığı istihdam modeli, esas ola­rak istihdam güvencesi ile desteklenmiş belirsiz süreli hizmet söz­leşmesine dayanmaktaydı. İstihdamın yapısında bu gün olduğu gibi bir "parçalanma" ya da "iğretilik" mevcut değildi. İş hukuku da bu is­tihdam modeline göre biçimlenmişti.

Oysa, günümüzde üretim sisteminde önemli değişimler ortaya çıkmakta, daha önce egemen olan fordist üretim sistemi özellikle ge­lişmiş Kapitalist ülkelerde etkinliğini kaybetmeye başlamış, yeni üretim sistemi arayışları yoğunlaşmıştır, "yalın üretim", "esnek uzmanlaşma", "toyotizm" gibi isimlerle anılan yeni üretim sisteminin yavaş yavaş or­taya çıktığı görülmektedir....

Yeni ütetirn sistemi, kullanılan teknolojiden organizasyon ya­pısına kadar birçok alanı kavramaktadır. Bunun işgücü ve istihdam açısından olduğu kadar sendikal haklar açısından önemli sonuçların ortaya çıkacağı kuşku dışıdır."

"Ekonominin küreselleşmesi berat, nde "rekabetin de kü­reselleşmesi" olgusunu getirmiştir. "Küresel rekabet", tüm işietmeleri yakından ilgilendirmektedir. GATT (bugün Dünya Ticaret Örgütü) ve Avrupa tek pazarı çerçevesinde sermayenin serbest dolaşımı ve ti­caretin serbestleştirilmesi, global rekabeti daha da hızlandırmıştır. Teknolojinin standardizasyonu ve ürünlerin kalitesi, işletmeleri, güç dengesini kendi lehine çevirmek için rekabetin koşullarını de­ğiştirmeye zorlamaktadır.

Böylece rekabet koşulları işçi lehine oluşturulmuş iş hukuku ku­rallarını "etkisiz" kılmaktadır. Bir anlamda İş Hukuku Rekabet Hu­kukuna uyum sağlamak durumundadır."

"Denebilir ki İş Hukukunda esneklik, dünya ekonomisinde son zamanlarda yaşanan neo liberalizm akımının İş Hukukundaki uzan­tısıdır."

 

II. İş Hukukunu Hangi Hükümlerinin Esnekleştirmesini İstiyorlar?

 

a)Genel Olarak;

TİSK'e göre "Bu gün ülkemizde çalışma hayatını düzenleyen yasalar, işletmelerin değişen ekonomik şartlara uyumunu zor­laştırmakta, yatırım  yapanı, işçi çalıştıranı  ve üreteni adeta ce zalandırmaktadır. Diğer taraftan, Demokratikleşme paketi adı altında iş güvencesi, işsizlik sigortası, memur sendikacılığı vb. yasa tasarıları ve 2822 sayılı Toplu İş Sözleşmesi, Grev ve Lokavt Kanununda ya­pılmak istenen değişikliklerle mevzuatımız daha da katı bir hale ge­tirilmeye çalışılmaktadır. Bu sosyal düzenlemeler, ekonomik istikrar tedbirleri il© taban tabana zıt düzenlemeleri öngörmektedir ve ken­disinden büyük fedakarlıklar beklenen sanayimizi üretim ve yatırım ya­pamaz, işçi çalıştıramaz hale getirecek yapıdadır...Yapılması ge­reken, çalışma hayatını düzenleyen yasalarda esnekliğe gidilmesi ve ekonomik koşullar ile sosyal mevzuat arasında çok dikkatli dengeler kurulmasıdır."

 

b) İş Hukukuna Hakim Prensipler ve Esnekleşme:

İş Hukuku sanayi devriminin yaratmış olduğu sosyal sorunlara yanıt verebilmek için ortaya çıkmış bir hukuk dalıdır. Yaşaması için iş gücünü satmaktan başka hiç bir şeyi olmayan işçilerin akit serbestisi adı altında işverenlerin insafına terk edilmeleriyle, yaşamak için ken­dilerine dayatılan her türlü koşulu kabul etmek zorunda kalmaları, uzun çalışma sürelerini, düşük ücretleri, kadın ve çocuk işçilerin hiç bir kısıtlamaya uğramaksızın hiç bir koruyucu önlem alınmadan ça­lıştırılmasını da beraberinde getirmişti." İngiltere'de 19. Yüzyılın baş­larında kurulmaya başlanan fabrika kentleri son derece çirkin, havası is ve kurumla dolu, içlerinde gayet fena bakılan ve fena gıda alan in­sanların kaynaştıkları sanayi şehirleri idi; bu şehirlerdeki çocuklardan on binlercesi (İngiliz hastalığı) denilen Rachitis'den muzdarip bu­lunuyorlardı; fabrikalarda çalışan baba ve analarda, bu ana kadar gayri malum olan bir takım meslekî hastalıklar başlamış, ücretler fev­kalade düşmüş, iş müddetleri son derece artmıştı."

İş Hukuku ve iş Hukukunun temel prensipleri içinde yaşadıkları bu sefalete baş kaldıran işçilerin uzun yıllar süren mücadelesi içe-risinde şekillenerek bu güne gelmiştir.

İşverene ekonomik olarak bağımlı olan işçiyi koruma amacı iş hukukunun temel prensiplerinden birisidir. İşçiyi korumak amacıyla İş Hukuku Çalışma Yaşamının asgari standartlarını çoğunluğu emredici ya da sadece işçi lehine değiştirilebilecek nîsbi emredici kurallar olan hukuk kurallarıyla belirlemeyi ilke edinmiştir.

Esnekleştirmeyi savunanlara göre artık günümüz dünyası 19. yüzyılı klasik liberalizmin uygulandığı dünya değildir. Artık işçiyi değil işletmeyi korumayı prensip edinmiş, iş hukukunda esnek arayışların hakim olduğu bir dönem yaşamaktayız. Bu nedenle de "işverenin elin­deki gücü daima işçinin aleyhine kullanacağı" anlayışının ürünü olan İş Hukukundaki emredici hükümler kaldırılarak tarafların Toplu İş Söz­leşmesi ve hizmet akitleriyle bu alanın düzenlenmesi sa­vunulmaktadır.

TİSK bu istemi "çalışma hayatında esnekliğe geçişte "de-regülasyon" kavramı önemli bir yer tutmaktadır. Bu kavram, tarafların karşılıklı olarak anlaşması yoluyla sorunlara çözüm bulunması ve mevzuat oluşturmadan kaçınılması anlamına gelmektedir. Yasal dü­zenlemeleri ayıklamak ve yeni genel normlar getirmek suretiyle söz­leşme özgürlüğüne uygulama alanı yaratılmaktadır." sözleriyle dil­lendirmektedir.

İş hukukunun emredici kurallardan arındırılmasının ve bu alanın tümüyle toplu iş sözleşmelerine ve hizmet akitlerine bırakılmasının en önemli sonucu TSGLK kanununun 5. maddesinde belirtilen "Toplu İş Sözleşmelerine... Kanun ve Tüzüklerin emredici hükümlerine aykırı hükümler konulamaz." Hükmünün ortadan kaldırılmasında gös­terecektir. Bir başka anlatımla toplu iş sözleşmeleriyle işçi aleyhine ve İş Hukukunun getirmiş olduğu asgari standartların altında yapılan dü­zenlemeler hukuken geçerli olabilecektir, olmalıdır." Örneğin, yasal olarak belirlenmiş asgari ücret yerine toplu iş sözleşmesiyle daha da düşük bir ücretle çalışılabilmesi", ya da sağlık kuralları bakımından günde ancak 7.5 saat çalıştırılabilecek işlerde toplu iş sözleşmeleriyle günde 7.5 saatin üzerinde çalışma yapılabilmesi ka-rarlaştırılabilecektir.

Dregülasyonun (kuralsızlaştırmanın) bir diğer aracı olarak hiz­met akitleri ve hizmet akitlerinde toplu iş sözleşmesine aykırı olarak işçi aleyhine konulmuş hükümlerin geçerli sayılması ve toplu iş söz­leşmesi bulunan bir işyerinde bu toplu iş sözleşmesinden yararlanan işçilerle bireysel hizmet akdi yapılarak toplu iş sözleşmesinin aksinin kararlaştırılmasının olanaklı olabilmesi önerisi getirilmektedir.

Bilindiği gibi TSGLK 6. maddesine göre "toplu İş sözleşmesinde aksi belirtilmedikçe hizmet akitleri toplu iş sözleşmesine aykırı ola­maz. Hizmet akitlerinin toplu iş sözleşmesine aykırı hükümlerinin ye­rini toplu iş sözleşmesindeki hükümler alır. Hizmet akdinde dü­zenlenmeyen hususlarda . toplu iş sözleşmesindeki hükümler uygulanır.

Toplu iş sözleşmesinde hizmet akitlerine aykırı hükümler bu­lunması halinde hizmet akdinin işçi lehindeki hükümleri geçerlidir." Yasa koyucunun işveren karşısında yalnız ve güçsüz işçinin yapmış olduğu hizmet akdindeki toplu iş sözleşmesine göre işçi aley­hine olan hükümlere geçerlik tanımaması, toplu iş sözleşmelerinin toplu pazarlığın olanaklarından yararlanarak işveren karşısında işçinin daha iyi korunduğu bir ortamda yapılıyor olması gerçeğinden kay­naklanmaktadır. Esneklik gerekçesiyle toplu iş sözleşmelerine işçi aleyhine düzenlemeler getiren hizmet akitlerinin geçerli kabul edi­leceği doğrultusunda hükümler konulmasını önermek ya da bu TSGLK 6. md.'sini hizmet akitlerindeki işçi aleyhine konulan hü­kümlere geçerlik tanıyacak şekilde değiştirilmesini savunmak, işçileri toplu pazarlığın şemsiyesi dışına çıkarmakla eş değerdir.

İşveren ve işveren çevrelerinin iş hukukunun esnekleştirilmesi için önerdikleri kuralsızlaştırma istemleri ayrımsız çalışma hayatının asgari koşullarını belirleyen tüm yasal düzenlemeleri kapsamaktadır. Sendikasızlaştırmanın hızla yaygınlaşltığı, imzalanmış toplu iş söz­leşmelerinin güvencesinin ciddi olarak tartışma konusu olduğu, kayıt dışı istihdamın toplam içinde % 48'lere ulaştığı, binlerce taşeron iş­çisinin var olan emredici kuralların koruyuculuğundan işten atılmadan yararlanamadığı bir Türkiyede çalışma koşullarının kuralsızlaştırılarak hizmet akitlerine bırakılması, işçilerin yeniden yüzyılın başındaki üc­retli kölelik koşullarına dönmesi demektir ki bunun örneği günümüzde ülkemizdeki kayıt dışı istihdamda yaşanmaktadır.

 

c)İş Gücü Piyasasının Esnekleştirilmesi İçin İş Hukukundan Arındırılması Gereken Katı Kurallar:

İşveren çevrelerinin üzerinde en çok durdukları konulardan birisi de, işgücü piyasalarının esnekleştirmesi talebidir. İşgücü piyasalarının esnekleştirilmesi için ise "işten çıkarmalara ilişkin aşırı koruyucu ted­birlerin azaltılması ve işe alma koşullarının kolaylaştırılması, standart dışı istihdam türlerinin (part-time çalışma, blirli süreli sözleşmelerle ça­lışma, geçic süreli çalışma) düzenlenmesi" istenmektedir.

İşveren çevreleri bunlarla da yetinmemekte ve "TİSK yetkilileri ve yayınları bu konuda şu değerlendirmeleri yapmaktadır. İstihdam esnekliği, işe alma ve işten çıkarma şartlarında esneklik olarak ta­nımlanabilir.

İş güvencesi yasa taslağı bu gün tartışacağımız konuşacağımız esneklik konusuna taban tabana zıt bir kanun tasarısıdır.

İhbar önellerinin azaltılması, işten çıkarmalarda işçinin va­sıflarına ilişkin gerekçe gösterilmesi zorunluluğunun kalkması, teknolojik gerekçelerle işten çıkarmaların kolaylaşması yönündeki ge­lişmeler, sayısal esnekliği teşvik edici yönde yeniliklerdir. Tüm Dünya'da yaşanan esneklik hareketlerine karşın, ülkemizde, ILO'nun 158 sayılı sözleşmesine dayanılarak işten çıkarmalara ilişkin ge­tirilmek istenen sınırlamalar, çalışma hayatının esnekliği ile hiç bir şe­kilde bağdaşmamaktadır.

İşverenler, işgücü piyasasının esnekleşmesinin önünde engel olan ve gereğinden fazla iş güvencesi getiren, işten çıkarmaları ve işe almayı zorlaştıran yasa maddelerini sıralarken 1475 sayılı İş Ka­nununun 13,14,17, 24 2821 Sayılı Sendikalar Kanununun 29, 30, 31 nci maddelerini belirtmektedirler.

İşverenlerin işe alma ve işten çıkarmayı zorlaştırdıklarını iddia ettikleri bu maddelere yakından bakalım.

İş Kanununun 13. maddesi;

A)"Süresi  belirli  olmayan  sürekli  hizmet akitlerinin  fes­hinden önce durumun diğer tarafa bildirilmesi gerekir. Hizmet akdi;

a)     İşi aliı. aydan az sürmüş olan işçi için, bildirim diğer tarafa ya­pılmasından başlayarak iki hafta sonra,

b)    Işı altı aydan bir buçuk yıla kadar sürmüş olan işçi için, bil­dirim diğer tarafa yapılmasından başlayarak dört hafta sonra,

c)İşi birbuçuk yıldan üç yıla kadar sürmüş olan işçi için, bil­dirimin diğer tarafa yapılmasından başlayarak altı hafta sonra,

ç)İşi, üç yıldan fazla sürmüş işçi için, bildirimin diğer tarfa ya­pılmasından başlayarak sekiz hafta sonra,

feshedilmiş olur.

B)Öneller asgari olup sözleşme ile artırılabilir.

OBildirme şartına uymayan taraf yukarıda yazılı önellere ilişkin ücret tutarında tazminat ödemek zorundadır.

İşveren işçinin ihbar önellerine ait ücretini peşin vermek su­retiyle hizmet aktini feshedebilir."

Demek suretiyle işverene maddede belirtilen koşullara uyarak hiç bir sebep göstermeksizin iş akdini fesih edebilme olanağını ver­mektedir. Maddede belirtilen bildirim önemleri işçinin yeni iş ara­yabilmesi işverenin de bu süreler içerisinde yeni işçi istihdam et­mesine olanak tanımak içindir. Eğer işveren bildirim öneli vererek iş akdini fesih ederse İş Kanununun 19. maddesine göre işçiye iş sa­atleri içerisinde ve ücret kesintisi yapmaksızın günde iki saatten az ol­mamak üzere iş arama izni vermek zorundadır. Bildirimli feshin so­nuçlarını İş Kanununun 14. maddesiyle birlikte düşündüğümüzde İşverenin hiç bir sebep göstermeksizin iş akdini fesih etmesinin yap­tırımı eğer fesih edilen hizmet akdi bir yılı doldurmuşsa işçinin her bir yıllık hizmetleri için bir aylık ücreti tutarında kıdem tazminatı öden­mesidir. Ödenecek bu tazminatın yıllık miktarı İş Kanununun 14. mad­desine göre işçinin son aldığı ücret ne olursa olsun Emekli Sandığı Kanunu hükümlerine göre bir hizmet yılı için ödenecek azami emek­lilik ikramiyesini geçemeyecektir.

Özetleyecek olursak İşverenlerin işten çıkarmayı zorlaştıran ve esnekliğe aykırı buldukları madde işverene ihbar öneli ve kıdem taz­minatı vermek koşuluyla işverene hiç bir sebep göstermeksizin mutlak ve sınırsız bir fesih hakkı vermekte, Örneğin haksız yere iş akdi fesih edilen bir işçi Hukukumuzda işe iade diye bir kurum sadece işyeri sen­dika temsilcilerinin haksız fesihleri için düzenlenmiş olduğundan ala­cağı İhbar ve kıdem tazminatlarıyla yetinmek zorunda kalacaktır. İş­verenler işçinin bu kadarcık olsun korunmasına dahi tahammül edemeyerek esneklik adı altında ihbar önellerinin ve kıdem taz­minatının kaldırılmasını ya da azaltılmasını istemekte, bu önel ve taz­minatları iş güvencesi olarak nitelendirebümektedirler.

İş Kanununun 13. maddesinin son fıkrası;

"İşçinin sendikaya üye olması, şikayete başvurması gibi se­beplerle işinden çıkartılması hallerinde ve genel olarak hizmet akdini fesih hakkının kötüye kullanıldığını gösteren diğer durumlarda (A) bendine yazılı önellere ait ücretlerin üç katı tutarı tazminat olarak öde­nir.Tarafların ayrıca tazminat isteme hakları saklıdır."

Hükmünü getirmiştir. Madde metninden de anlaşılacağı gibi yasa koyucu işçinin işyerinde Anayasal ve yasal haklarını kullanması, bir başka anlatımla işyerinde insan onuruna, işçiliğine sahip çıkıp hak­larını kullandığı için iş akdi fesih edilmesi halinde kötü niyet gibi işçinin kanıtlaması oldukça zor sübjektif bir olguyu kanıtlaması koşuluyla ihbar önellerinin üç katı gibi oldukça cüzi bir tazminatın işverence ödenmesini öngörmüş, aşağıda tam metnini vermiş olduğumuz İş Ka­nununun 17. maddesinde de maddede sayılan koşulların ger­çekleşmesi halinde işverenin ihbar öneli ve kıdem tazminatı ver meksizin iş akdinin fesih etmesini olanaklı kılmıştır. İşçinin her iki halde de Mahkemeye başvurarak, iş akdinin sendikaya üye olduğu, ya da şikayet hakkını kullandığı için fesih edildiği veya 17. maddede belirtilen koşullardan hiç birisinin gerçekleşmediğini iddia ve dava etme hakkı vardır.

İlginç olan nokta işverenlerin haklarını kullandığı için haksızlığa uğratılan ya da işlemediği bir suç kendisine yüklenerek iş akdi fesih edilen bir işçi için öngörülen yargıya baş vurma hakkını iş güvencesini sağlayan bir düzenleme olarak nitelendirmeleri ve işçiye davasını ka­zanmış olsa bile işe iade hakkı vermeyen bu düzenlemeyi iş gü­vencesi için yeterli bularak ILO'nun 158 sayılı iş güvencesi getiren sözleşmesini hukukumuz açısından gereksiz ve esnekliğe aykırı bul­malarıdır. Bir başka anlatımla İşverenlere göre İş Yasasına dü­zenlenen ihbar önelleri ve kıdem tazminatı esnekliğe aykırıdır, kal­dırılmalı ya da azaltılmalıdır. İşverenlerin haksız fesihlerine karşı bu azaltılan önel ve kıdem tazminatları yeterli güvencedir, îşe iade ku­rumuna gerek yoktur.

İşverenlere ihbar ve kıdem tazminatı ödemeksizin iş akdini fesih yetkisi veren ancak işverenlerin yargı yoluyla aksinin kanıtlanmasının olası olmasından yakındıkları İş Kanununun 17. maddesi;

Süresi belirli olsun veya olmasın, sürekli hizmet akillerinde iş­veren aşağıda yazılı hallerde, dilerse hizmet akdini sürenin bitiminden önce veya bildirim önelini beklemeksizin feshedebilir.

1. Sağlık sebepleri;

a)    İşçinin kendi kastından veya derli toplu olmayan ya­şayışından, yahut içkiye düşkünlüğünden doğacak bir hastalığa veya sakatlığa uğraması halinde, bu sebeple doğacak devamsızlığın ardı ardına üç işgünü veya bir ayda beş işgününden fazla sürmesi.

b)   İşçinin bulaşıcı veya işi ile bağdaşmayacak derecede tiksinti verici bir hastalığa tutulduğunun anlaşılması.

(a) Fıkrasında sayılan sebepler dışında işçinin kendi kusuruna yükletilmeyen hastalık, kaza, doğum ve gebelik gibi hallerde işveren için hizmet akdini bildirimsiz fesih hakkı: Hastalık İşçinin işyerindeki çalışma süresine göre 13'ncü maddedeki bildirim önellerini altı hafta aşamasından sonra doğar. Doğum ve gebelik hallerinde bu süre 70'nci maddedeki sürenin bitiminde başlar. Ancak Jşçinin İşe gi­demediği süreler için ücret istemez.

2- Ahlak ve iyiniyet kurallarına uymayan haller ve ben­zerleri:

a)          Hizmet akdi yapıldığı sırada bu akdin esaslı noktalarından biri için gerekli vasıflar veya şartların kendisinde bulunmadığını ileri sürerek, yahut gerçeğe uygun olmayan bilgiler veya sözler söyleyerek işçinin iş vereni yan ıltması,

b)          İşçinin, işveren yahut bunların aile üyelerinden birinin şeref ve namusuna dokunacak sözler sarf etmesi veya davranışlarda bu­lunması, yahut işveren hakkında şeref ve haysiyet kırıcı asılsız ihbar ve istinatlarda bulunması,

  c)işverenin evinde oturan işçinin yaşayışının o evin adabına ve usullerine uygun veya genel ahlak bakımından düzgün olmaması,

ç) İşçinin, İşverene yahut onun ailesi üyelerinden birine yahut iş­verenin başka İşçisine sataşması veya 77'nci maddeye aykırı hareket etmesi,

d)     İşçinin, işverenin güvenini kötüye kullanmak, hırsızlık yap­mak, işverenin meslek sırlarını ortaya atmak gibi doğruluk ve bağlılığa uymayan davranışlarda bulunması,

e)     işçinin, işyerinde, yedi günden fazla hapisle cezalandırılan ve cezası .ertelenmeyen bir suç İşlemesi,

i) İşçinin İşverenden izin almaksızın veya haklı bir sebebe da­yanmaksızın ardı ardına iki gün veya bir ay içinde iki defa herhangi bir tatil gününden sonraki işgünü, yahut bir ayda üç İşgünü işine devam etmemesi,

g) İşçinin yapmakla ödevli bulunduğu görevleri kendisine ha­tırlatıldığı halde yapmaması,

h) İşçinin kendi isteği veya savsaması yüzünden iş güvenliğini tehlikeye düşürmesi, İşverenin mali olan veya malı olmayıp da eli al­tında bulunan makinaları, tesisatı veya başka eşya ve maddeleri on günlük ücretinin tutarı ile ödeyemeyecek derecede hasara veya kayba uğratması.

 

3- İşyerinde işçiyi bir haftadan fazla süre ile çalışmaktan alıkoyan bir zorlayıcı sebebin ortaya çıkması:

İşverenlerirV'teknolojik gerekçelerle işten çıkarmaların ko­laylaşması yönündeki gelişmeler,sayısal esnekliği teşvik.edici yönde yeniliklerdir" sözleriyle değişiklik yapılmasını istedikleri ve işçiler açı­sından iş güvencesi getirdiğini savundukları bir hükümde İş Ka­nununun 24. maddesidir. Madde;

"İşverenler bu Kanunun 13 ncü maddesinde belirtilen şartlara uyarak işine son verdiği veya 16 ncı maddenin İli ncü bendi gereğince iş akdini fesheden işçilerin yerine, çıkma veya çıkarma tarihinden iti­baren 6 ay içinde başka işçi alamaz.

Bu süre içinde işyerine aynı nitelikteki iş için yeniden işçi almak isteyen işveren durumu uygun araçlarla yayınlar ve işçinin kay­dettirdiği adresine noter aracıiığı ile duyurur. Tebliğ tarihinden itibaren 15 gün içinde işyerine başvurmayanların bu hakkı düşer.

17. nci maddenin 1'nci bendinin (b) fıkrası ve lll'ncü bentleri ge­reğince işten çıkarılan işçiler hakkında da 6 aylık süre içinde işten çı­karmayı gerektiren sebepler ortadan kalkmış ise, birinci fıkra hükmü uygulanır.

Bir işyerinin aynı şartlarla işletilmesi veya işletmeye başlanması yahut mevsim ya da kampanya nedeniyle yeniden çalışmaya geçmesi hallerinde de bu madde hükmü uygulanır. Mevsim ve kampanya iş­lerinde çalışan işçiler için noter tebligatı hükmü uygulanmaz.

Bağlı bulunduğu emeklilik mevzuatı gereğince yaşlılık ya da emeklilik yaşını doldurmuş ve aynı zamanda yaşlılık veya emeklilik aylığına hak kazanmış olan işçiler hakkında bu maddenin tekrar işe alınma zorunluluğuna ilişkin hükümleri uygulanmaz.

İşlerine son verilen işçilerin sayısı 10 ve daha fazla olduğu tak­dirde işveren, yeni bir işe yerleştirebilmeleri için, bunların isimlerini ve niteliklerini çıkarma tarihinden en az bir ay önce ilgiJi İş ve İşçi Bulma Kurulu örgütüne bildirmek zorundadır."

Hükmüyle işverenlere bildirimi! fesihlerde ve özellikle "işçinin ça­lıştığı işyerinde bir haftadan fazla süreyle işin durmasını gerektirecek zorlayıcı sebepler ortaya" çıkması halinde altı ay .çıkartılan işçinin dı­şında işçi almayı yasaklamakta ve işlerine son verilen işçilerin sayısı 1 o ve daha fazla olması halinde bir ay öncesinden iş ve işçi bulma ku­rumuna bildirim yükümlülüğü getirmektedir, işveren uygulamada özel­likle Toplu İş Sözleşmesinin ikinci zam diliminden önce asgari üc­retlerle çıkarmayı düşündükleri kadar asgari ücretle işçi almakta, ikinci yıl zamlarını asgari ücretle aldıkları bu işçilere uyguladıktan sonra üc­retleri göreli olarak yüksek olan eski işçilerin işine son vererek altı ay işçi almama yasaklarını aşabilmektedir,

İşverenler, Profesyonel sendikacıların "seçime girmemek, ye­niden seçilememek veya kendi istekleriyle çekilmek suretiyle son bul­ması halinde" eski işlerine dönebilmelerine olanak tanıyan ve aksinin uygulanması halinde ciddi bir yaptırım içermeyen, 2821 Sayılı Yasa'nın 29'ncu maddesini yine 2821 sayılı yasanın 30'ncu mad­desinde sadece işyeri sendika temsilcileri için öngörülen ve haksız fe sinlerde işe iade olanağı veren düzenlemeyi, aynı Yasa'nın 31'nci maddesinde işverenin işyerinde sendikal faaliyette bulundukları ya da sendikaya üye oldukları için iş akitleri fesih edilen işçilere tazminat ödenmesini öngören istisnai düzenlemeleri bile genelleyerek işçiye iş güvencesi sağlayan hükümler olarak nitelendirmekte hiç bir sakınca görmemekte, bu yetersiz düzenlemeleri dahi esnekliğe aykırı bul­maktadırlar. Esnekliği savunan bir araştırmacıya göre "İşletmeler işçi alma ve çıkartmada, çalıştırılacak işçinin niteliklerini belirlemekte Yasal sınırlamalara ne kadar az takılırsa, sayısal esneklik o derece uygulanmış olur. Örneğin belirli işçi gruplarının, nitelikli yöneticilerin devletin resmi iş bulma kurumlan yerine özel istihdam büroları ara­cılığı ile sağlanabilmesi, bu alandaki katı yasal düzenlemelerin yu­muşatılması, sayısal esnekliği sağlar. İşçi çıkarmada başta Avrupa Birliği'ne üye ülkelerde olmak üzere bir çok ülkede işçiye iş güvencesi sağlayan kısıtlamaların mevcudiyeti sayısal esnekliğe önemli bir engel oluşturmaktadır. Çıkarmalardan Önce işçiye ihbar öneli verilmesi, haklı veya geçerli bir nedene bağlanmayan çıkarmaların işe iade kararı veya işçiye tazminat ödeme yükümlülüğü getirilmesi ile sonuçlanması, toplu işçi çıkarmalarda bir dizi idari, işlemleri ve şekli şartların bolluğu gibi."

 

 

D) İşverenlere göre iş sürelerinin esnekleştirmesinin önünde engel olan yasa hükümleri:

TİSK'e göre "çalışma saatlerindeki esneklik arttırılmalı ve ih­tiyaca yönelik çalışma saatleri belirlenmelidir." Esnek süreli çalışma modelleri olarak, "kayan iş süresi", "sıkıştırılmış yoğunlaştırılmış iş haftası", "telafi edici çalışma ve dinlenme", "çağrı üzerine çalışma" "yıllık iş süresi", "esnek vardiya sistemleri" başlıkları altında işgünün uzunluğunu, iş gününün sayısını belirlemede işverenin ge­reksinimlerine göre ek bir ücret ödemeksizin sadece fiilen çalışılan sa­atlere göre ücretlendirmenin yapılabildiği, fazla çalışmanın ücret ye­rine ek dinlenme süreleriyle ödendiği, günlük çalışma sürelerinin yıl içerisindeki toplam çalışma süresine göre dengelendiği bir çalışma sistemi önerilmektedir. Bu sisteme izin vermeyen İş Kanununun 35. ve 61'nci maddeleri ise "çok katı" olarak nitelendirilmektedir.

 

Gerçekten de İş Kanununun 35. maddesi:

"Memleketin genel yararlan, yahut işin niteliği veya üretimin art­tırılması gibi sebeplerle kanunda yazılı günlük çalışma süresinin dı­şında fazla çalışma yapılabilir.

a)    Fazla çalışma süresi günde üç saati geçemez.

b)    Fazla çalışma yapılacak günlerin toplamı bir yılda doksan iş gününden fazla olamaz.

o)Her bir fazla çalışma için verilecek ücret normal çalışma üc­retinin saat başına düşen miktarının % 50 yükseltilmesi suretiyle öde­nir.

ç)61'nci maddede yazılı sağlık sebeplerine dayanan kısa veya sınırlı süreli işlerde fazla çalışma yapılamaz.

d)    Fazla çalışma, Bölge Çalışma Müdürlüğü iznine bağlıdır.

e)    Fazla saatlerle çalışmak için işçinin muvafakatinin alınması gerekir.

f\)Fazia saatlerde çalışmanın ne şekilde uygulanacağı çı­kartılacak bir tüzükte gösterilir."

Hükmüyle, günlük yaşat çalışma sürelerini aşan çalışmaları fazla çalışma olarak nitelendirmiş, bu çalışmalar İçin işçinin rızasını aramış, günde üç, bir yılda doksan iş günüyle sınırlamış ve fazla mesai ücretinin en az yüzde elli zamlı ödenmesini öngörmüştür. İş Ka­nununun 61/1. maddesi ise;

 

a)Genel bakımdan iş süresi haftada en çok 45 sattir.

Bu süre, haftada altı işgünü çalışılan işlerde günde 7.5 saati geçmemek üzere ve Cumartesi günleri kısmen veya tamamen tatil ediien iş yerlerinde haftanın çalışılan günlerine eşit ölçüde bölünerek uygulanır," demektedir. Her İki madde de gerçektende fazla mesai öde­meden, günlük çalışma sürelerine bağlı kalmadan, hafta tatili yaptırmadan tek ölçünün iş yoğunluğu olduğu bir çalışma sistemi ön­görenler için çok katı engeller çıkarmaktadır. Ancak, bu iki maddenin önemi sadece fazla mesai ile sınırlı değildir. Özellikle İş Kanununun 61'nci maddesi hafta tatilinin belirlenmesinde bağlama noktası olarak kullanılan bir madde olmasıyla da önemlidir. İş kanununun 41'nci maddesine göre hafta tatili ücretini hak edebilmek için tatilden önceki 6 iş gününde günlük iş sürelerine uygun olarak çalışılmış olması yani haftalık 45 saatlik çalışmanın tamamlanmış olması gerekmektedir. İş yoğunluğuna göre işin az olduğu dönemlerde bu 45 saati dolduramayan bir işçi hafta tatili ücretinden de vaz geçmek zorunda ka­lacaktır.

İş süresinden sayılan halleri belirten İş Kanununun 62'nci mad­desi ile ara dinlenmesini düzenleyen 64'ncü maddede, işverenlere göre iş sürelerinin esnekleştirmesinin önündeki "katı" engellerdir.

Özellikle İş Kanunu'nun 62/1-c maddesinde yer alan "işçinin, işinde ve işverenin her an buyruğuna hazır bir halde bulunmakla beraber ça-lıştırılmaksızın ve çıkacak işleri bekleyerek boş geçirdiği süreler"i ça­lışılmış gibi kabul eden hükmü karşısında iş sürelerini esnekleştiren yeni bir çalışma biçimi olarak önerilen "çağrı üzerine çalışmanın" uy­gulanma olanağı bulunmadığından yakınmaktadırlar.

TİSK ülkemizde çahşılmadığı halde ücret Ödenen gün sayısının diğer ülkelere göre daha fazla ödenen fazla mesai ücretlerinin de daha yüksek olduğunu iddia ederek iş Yasa'sının 62/1 ve 51'nci mad­delerinde belirtilen çalışılmış gibi sayılan süreleri aşmak için "Fiili ça­lışma karşılığı ödemelerin işgücü maliyeti içindeki payı, en azından rakip ülkeler seviyesine çıkarılmasını, bunun için bütün ödemelerin fiili çalışma saatlerine bağlı kılınmasını savunmakta, çalışma süreleri ba­kımından işletmelerin üretim ihtiyaçlarına ve değişimine duyarlı bir es­nekliği sağlayacak imkanlar yaratılma"sini önermektedir.

 

E) Esnekleşme için Atipik istihdam ve İş Hukuku:

Kısmi süreli çalışma Part-time çalışma, belirli süreli hizmet ak­diyle çalışma, taşeron çalıştırma gibi atipik çalışma biçimlerini İş-Yasa'mızda düzenlenmemiş olması bir başka anlatımla atipik ça­lışmalar konusunda İş Hukuku'nun katı bir engel çıkarmamış olması işverenlere özellikle taşeron uygulamasını yaygınlaştırıp, İş Hukuku'nun koruyucu etkisinden uzaklaşma "işin sevk ve yönetiminde serbestlik, maliyette ucuzluk" olanaklarına kavuşmaktadırlar. Atipik ça­lışma biçimlerinin iş yasasında düzenlenmemiş olması bu tür çalışma yapan işçiler açısından bir dizi yasal sorunu da beraberinde ge­tirmektedir.

Örneğin kısmi süreli çalışanlar yasal asgari ücretten yargıtayın da benimsediği yoruma göre ancak çalıştıkları süreyle orantılı olarak yararlanabileceklerdir. Bu tür çalışanların "Yıllık ücretli izne hak ka­zanma, hafta tatili ücreti, kıdem tazminatı, fazla çalışma" lan ko­nusunda da yasal boşluklar vardır.

F)işverenler İş Hukuku'nun "katı" düzenlemelerine karşın es­nekliği hayata geçirdiklerini ilan etmişlerdir.

İşveren temsilcileri Yasalardaki katı hükümlere karşın iki tatil arasına gelen çalışma günlerini tatil yapıp daha sonra telafi ça­lışmasıyla tamamladıklarını, kadın işçilere emzirme izinlerini yasanın emredici hükümlerine aykırı olarak toptan kullandırdıklarını, fiilen ya­sanın katı hükümlerinin aşıldığını belirterek İş Yasa'sının çağdışı kal dtğı tezlerini desteklemeye çalışırken, "1994 yılında kriz döneminde mevzuatımızdaki katı kurallara, hatta mevcut olumsuz düzenlemelerin mevcudiyetine rağmen, işletmeler, işyerlerini ayakta tutabilmek ve is­tihdamı muhafaza edebilmek için işçi sendikaları ile yapıcı bir diyalog kurdular. Sosyal taraflar, işlerin daralması karşısında kendi müşterek iradeleriyle iki tarafında menfaatlerini dengeleyecek bazı önlemler al­dılar. İşletmelerde esnek davranmanın iyi örneklerini vererek es­nekleşmeyi hayata geçirdiler. Hem de mevzuata rağmen.

Sosyal taraflarca uygulanmış olan bazı "esneklik" tedbirleri şu şekildedir:

Toplu izin,     Ücretsiz izin, Kısa süreli çalışma, Çalışılan süreyle orantılı ödeme, Telafi çalışması,

Toplu İş Sözleşmelerin de ücret maddesinin tadili sözleriyle de İş Mevzuatına rağmen esnek çalışmayı ger­çekleştirdiklerini ilan etmişlerdir.

 

III) Esnekleşmenin Çalışanlar Açısından Sonuçları:

Esnekleşmeye yönelik işveren çevrelerinde dile getirilen is­temlere yakından bakıldığında esnekleştirme taleplerinin teknik zo­runlulukların gereklerini yerine getirmekten çok, sermayenin 1970'lî yıllarda içine girmiş olduğu bunalımdan yeni bir üretim sistemini (post fordizim) hakim kılarken işçilerin yüzlerce yıllık mücadelelerinin bir so­nucu olan yasal haklarını tümüyle ortadan kaldırarak tam anlamıyla bir kuralsızlaştırmayı yerleştirmek istemi açıkça görülmektedir. "Av-r-upa Komisyonu verilerine göre, Avrupa Birliği bölgesinde, emek es­nekliğinde işletme çıkarlarına bağlı olarak belirgin bir artış vardır.... Yeni teknolojilerin yaygın kullanımı, iş örgütlenmesindeki sınırsız de­ğişim ve sürekli işsizlik karşısında, işverenlerin gereksinimlerine göre tasarlanmış esneklik acımasızca dayatılacaktır. Bu durum, işverenin gereksinimine göre, gereksindiği zamanda ve isteğine bağlı olarak, en yetersiz sözleşmeyle, kısmi süreli ya da belirsiz süreli çalışma dü­zenlemeleriyle iş sağlanacağı anlamına gelmektedir.

Bu istihdam biçimleri, işverenlerin işi kendi gereksinimlerine göre Örgütlemeleri, içeriğini ve zamanlamasını aynı biçimde be­lirlemeleri karşısında, işçilerin hemen hiçbir bağımsız çıkış yolu bu­lamamaları anlamına gelmektedir. İstihdam amaçlı destekler ve sos yal güvenlik güvenceleri d© bu istihdam  biçimleriyle tehdit edil­mektedir.

"Sanayileşmiş ülkelerdeki deneyim göstermiştir ki.... işverenler esnekliği "deregülasyon" (düzenleyiciliğe son verilmesi) ile eş tutan bir anlayış içerisindedirler. Onlara göre esnek çalışma, standart çalışan işçilerin kazanılmış haklarından kurtulmanın bir yoludur. Böyle bir an­layışla savunulan esnek çalışma, kısa ve güvensiz iş, hafta sonu ça­lışması, ücret farklılıkları, sendikaların zayıflaması, iş yasalarının za­yıflatılması ve nihayet ücret esnekliği adı altında gerçek ücretlerin düşürülmesiyle sonuçlanır.

Nitekim Avrupa İşçi Sendikaları Konfederasyonuna göre (ETUC) "aktif çalışma şekilleri ve iş güvencesinden yoksun hizmet akitleri sürekli bir şekilde yaygınlaşmakta ve bu durum işçilerin ça­lışma şartlarını kötüleştirmektedir. Avrupa İşçi Sendikaları Ens-titüsü'de işverenlerin esnek çalışma şekillerini, işgücü maliyetlerini dü­şürmek ve durgunluk ile ani talep değişikliklerinde işçilerin hizmet akitlerini kolayca fesih edebilmek için istediklerini söylemektedir. ETUC'a göre işverenler, esneklik ile işçilerin korunmasının azalmasını ve sendikaların işletmedeki güçlerinin zayıflamasını arzu et­mektedirler.

Öte yandan, İngiliz İşçi Sendikaları Kongresinin (TUG) bu ko­nudaki görüşleride olumsuzdur. TUC'un araştırma direktörü B 11 Callagahan ICO'nun olağan toplantasında esneklik ve esnek çalışmanın uygulamada işçilerin ücretlerinde bir azalmaya neden olduğunu ve yasal açıdan korumaları ortadan kaldırdığını belirtmektedir. Callaghan'a göre esneklik toplu pazarlıkla elde edilen hakları za­yıflatmakta ve güvenceden yoksun bazı istihdam türlerini teşvik edip yaygınlaştırmaktadır.

"Ayrıca OECO İşçi Sendikaları Tavsiye Komitesi Genel Sek­reteri John Evans'da esnekliğin işverenler tarafından kullanılan bir slo­gan ve reel ücretlerin azalmasına, işte eşitsizliğin artmasına, istihdam güvencesinin ve sosyal güvenlik açıdan korumanın azalmasına ve iş yoğunluğunun artışına sebep olduğunu belirtmektedir."

Esnekliğin emek piyasasındaki en önemli sonuçlarından biriside emek piyasasının parçalanıp kayıt dışına yönelmesinde kendini gös­termektedir. Bu olgu "çalışanların üç temel gruba bölünmesi şeklinde ortaya çıkmaktadır.

1-Tüm gün çalışan, iş güvencesi ve ücretleri görece yüksek, yaptığı işle sınırlı olarak niteliklerinin gelişebilmesi söz konusu olan, çok işlevli olması, kolay uyum sağlayabilmesi beklenen, yeni tek­nolojilerle donanmış, merkez firmalarda istihdam edilen işçiler,

2-Tüm gün çalışmakla birlikte, birinci gruptakilere göre daha kolay bulunur niteliklere sahip olan, çoğunlukla rutin işlerde çalışan iş­çilerden oluşan, işten atılma oranının yüksek olduğu işçiler,

3-Yar-zamanlı, geçici, sabit süreli sözleşme kapsamında, esnek uzmanlık modelinde çevre ya da taşeron firmalarda veya evde parça başı iş üzerinden çalışan işçilerden oluşan, iş güvencesinin düşük ol­duğu ya da hiç olmadığı, dolayısıyla sayısal esnekliğin yoğun olduğu işçi grubu.

Cinsiyet ve etnik grup temelli ayrımcılığın da belirlediği bu par­çalanma sonucu birinci gruptaki işçilerin sahip göründüğü tüm ay­rıcalıklar ikinci ve özellikle de üçüncü gruptaki işçilerin maruz kaldığı yoğun sömürü ile sağlanabilmektedir.

Amerika'da 1976-1990 arasında haftada 35 saatten az çalışan, yarım zamanlf işçilerin sayısında % 7 artış görülürken, toplam is­tihdam artışı sadece % 2 olmuştur, 1981-87 arasında İngiltere'de top­lam istihdamdaki artışın % 97'si yarım zamanlı işlerden kay­naklanmaktadır. Bunun sonucunda yarım zamanlı işlerin toplam istihdamdaki payı % 25 oranında artmıştır. Yarım zamanlı ya da geçici işlerde çalışanların bir kısmının bu işleri kendilerinin tercih ettikleri iddia edilmece beraber, bunun çoğunlukla ev kadınlığı, öğrencilik, yaşlı ve emekli olmak gibi, toplumsal zorunluluklardan kay­naklandığının gözardı edilmemesi gerekir.

Öte yandan, Amerika'da gönülsüz yarım zamanlı işlerin sa­yısındaki artış ise hiç de azımsanmayacak düzeyde bulunmaktadır. Sigortası olmadan gönülsüz yarım-zamanlı çalışanların oranı diğer yarım zamanlılara göre de artmaktadır. En hızlı büyüyen yarım za­manlı işler haftada 8 saatten fazla olmayan işler olmuştur. 16 saatten uzun olmayan işler de diğer yarım zamanlı işlerden daha hızlı bü­yümüştür. Sonuç olarak, yarım zamanlı emek piyasası da kendi içinde giderek daha fazla marjinal işlere doğru genişlemektedir. Yine Ame­rika'da 1982'den bu yana geçici işler ise toplam istihdam artışından üç kat daha hızlı artmıştır.

Ayrıca, 1983-1992 yılları arasında yasa dışı olarak çalıştırılan 14 yaşından küçük çocukların sayısı yaklaşık üç katına çıktığı söy­lenmektedir."

Esnek çalışmanın yaygın olarak uygulandığı İngiltere'de esnek çalışmanın ücretler, Toplu Sözleşme, koruyucu mevzuat, sosyal gü venlik açısından sonuçlarına baktığımızda, "ingiltere'de 1989'da 4.2 Milyon kısmi çalışan ücret düzeyi açısından ortalama ücretin 2/ 3'ünden daha a2 ücret almaktaydı. Düşük ücretlilerin % 43'ü kısmi ça­lışmaktadır. Kısmi çalışanlar iş değerlendirme sistemine dahil edil­mezler, fazla mesai alamazlar, ikramiye alamazlar, sosyal olmayan saatlerde çalıştıkları halde bîr tazminat alamazlar.

Evde iş yapanlar da düşük ve düzensiz ücret alırlar, parça başı üretim ve parça başı ücrete gelişin bütün olumsuzluklarını yüklenirler. Asgari kazanç garantileri yoktur. İkramiye alamazlar. Çalışma ko­şulları denetlenmez, aydınlanma, ısınma gibi masraflarını kendileri üstlenirler.

Tipik olmayan istihdam altında çalışanlar mesleki ilerleme ve mesleki ilerlemeye bağlı ücret artışlarından yoksundur. Yapılan araş­tırmalara göre çoğu yükselmek istemekte ama buna imkan bu­lamamaktadır.

Özellikle kadınlar açısından mesleki eğitim imkanları kapalıdır. Çocuk sahibi olan ve kısmi çalışmaya geçen bir kadın işçi yaşam boyu ücretinin % 3Ö'unu yitirmektedir.

Toplu sözleşme açısından; tipik olmayan istihdamda, sen­dikalaşma oranları düşüktür. Sendikalaşmanın düşük olduğu hizmet sektöründe kısmi çalışma hızla yaygınlaşmıştır. Sendikalar geleneksel yapılan itibari ile normal çalışma yapan işçilere ağırlık vermektedirler. Üstelik sendikalar, başlangıçta kısmi çalışmaya karşı idiler. Sendikaların yapısı da tipik olmayan istihdamı toplu sözleşme hakları kap­samı dışına itmektedir.

Koruyucu Mevzuat açısından, tipik olmayan istihdam altında ça­lışanlar, feshe karşı korunma, kıdem tazminatı, yazılı sözleşme hakkı, analık sigortası ve analık halinde işe dönme hakkı, mazeret izni, işçi sağlığı iş güvenliği gibi haklardan yoksun oldukları gibi, üstelik iş ko­numunda olduklarını da kanıtlama zorluğu içindedirler, örneğin İngiltere'de kısmi çalışanların % 55'i çalıştıkları saat sayısı ve/veya hiz­met süreleri kanuni gerekliliklerin altında oldukları için iş kanunundan yararlanamamaktadırlar. Aynı sınırlamalar sosyal güvenlik açısından da mevcuttur."

Esnek çalışmayla üretimde verimliliğin artmasının işçilerin gelir düzeyine yansıyacağı iddiasını, esnek çalışmanın en yaygın uy­gulandığı Japonya deneyimi de yalanlamaktadır. Gerecekten de ."Japon imalat sektöründe prodüktivite 1975-85 yılları arasında % 117.3 artarken reel ücret artışı sadece % 5.9 olmuştur. İşgücü piyasasının bize göre daha düzenli olduğu işçiyi ko­ruyucu mevzuattın bizden daha gelişmiş olduğu sanayileşmiş ül­kelerde dahi işçiler açısından yıkıcı sonuçlar doğuran esnek istihdam, bizim gibi sendikalaşmanın güçsüz ve sürekli kan kaybettiği, kayıt dışı istihdamın kayıtlı istihdamın yarısına ulaştığı, işçinin feshe karşı korunmadığı, işsizlik sigortasının bulunmadığı, var olan yasaların uy­gulanmadığı, işten atılma korkusuyla çalıştığı süre boyunca işçilerin yasal haklarını kullanmaktan ısrarla kaçındığı, iş kazaları sonucu ya­ralanmalarda dahi işten atılana kadar tazminat istenilmediği, bir ça­lışma sistemi içerisinde esnek istihdam tam bir kuralsızlığa bir an­lamda 19. Yüzyılın başlarına geri dönmeye yol açacaktır.

Ucuz işçilikle rekabet şansının neredeyse hiç olmadığı, İşçi üc­retlerindeki gerilemelerin kesinlikle yatırımlara yol açmadığı ek is­tihdam yaratmadığı yapılan araştırmalarla ortaya çıkmıştır.

İş hukukunun işçiyi koruyucu niteliğini sadece 1930'lu yılların ikinci yarısından sonra uygulamaya konulan Keynescil ekonomi po­litikalarına indirgemekte oldukça eksik bir değerlendirmedir. Doğrudur iş hukukunun gelişiminde Keynescil ekonomi politikalarının olumlu et­kileri olmuştur. Ancak unutulmamalıdır ki çağdaş İş hukuku işçilerin Özellikle Avrupa'da yürütmüş oldukları uzun ve çileli bir mücadelenin eseri olmuştur. Yüz yıllık bir mücadeleyle elde edilen kazanımların bir çırpıda geri alınması da olanaklı değildir. Ancak, dünyada üretimin, rekabetin koşullarında ciddi değişikliklerin olduğu geleneksel sendika politikaların sorgulanması gerektiği bir gerçektir. Günümüz dün­yasında tüm kazanılmış haklan hedefleyerek gelen saldırılara karşı işçi sınıfı uluslararası sendikacılığı, uluslararası imzalanan toplu iş sözleşmelerini üretimin insancıllaştırılması hedefini yükseltmek zorundadır.

Türk İş Hukukun elbette ki değiştirilmesi gereken, gün­celleştirilmesi gereken yanları vardır. Bunların başında hızla yay­gınlaşan atipik çalışmalara karşı işçiyi koruyucu mevzuat bir an Önce çıkartılması kayıt dışı istihdamın önlenmesi için ILO'nun 158 sayılı sözleşmesinde öngörülen iş güvencesi yasalaştırılması, işsizlik sigortası çıkartılması, iş yaşamının işçinin başvurusuna gerek kal­madan hızlı ve periyodik denetimleri yapılması işçi sağlığı, iş gü­venliği için gerekli önlemleri almayan işverenlere yasada öngörülen komik para cezaları yeniden düzenlenerek yasalara uymamanın yap­tırımları caydırıcılık boyutuna çıkartılması» atipik istihdamı özendirici ol­maktan çıkartacak yasal düzenlemelerin yapılması gelmektedir.

 

TÜRKİYEDE ÇALIŞAN ÇOCUKLAR

 

Ülke nüfusu 62 milyon dolayında olup, yıllık nüfus artış hızı % 2-3 arasında değişmektedir. Hızlı nüfus artışı, toplam nüfus içindeki genç nüfusun ağırlığını artırmaktadır. 0-14 yaş grubunu oluşturan nüfus 20 Milyondur. Nüfusun % 46'sı kırsal alanda yaşamaktadır. Kişi başına GSMH 2600   dolayındadır. Gelir dağılımı dengesiz ve ada­letsizdir. Ulusal gelirin kişisel dağılımına bakıldığında, en düşük yüzde 20'lik han grubunun toplam gelirden aldığı pay % 4.9 iken, en yüksek % 20'lik hane grubunun aldığı pay % 54.9 düzeyindedir. Benzer ada­letsizlik gelir dağılımında da görülmektedir. GSYİH'dan ücret-maaş ke­siminin aldığı pay, 1991'de % 31.9 iken, 1995 yılında %22.2 düzeyine gerilemiş; aynı dönemde kira-faiz-kar kesiminin aldığı pay % 53.3'ten % 61.4 düzeyine yükselmiştir. Tarımın GSMH içindeki katma değer payı ise 1980 yılında % 24.2 iken, 1995 yılında % 14.4'e gerilemiştir. (Bu pay azalışına karşın, tarımsaf işgücünde anlamlı bir azalış ortaya çıkmadığı için, tarımda kişi başına gelirlerde önemli bir gerileme gö­rülmektedir). Asgari ücret yetersiz, yapısal bir özellik gösteren ve yıllık ortalama % 80'lerde seyreden yüksek enflasyon nedeniyle ücret ge­lirlerinde önemli aşınmalar meydana gelmekte; geniş halk kesimlerinin satmalma gücü düşmektedir. Sivil işgücünün yalnızca % 37.4' ü aktif sigortalı, sosyal sigorta kapsamındadır. Açık işsizlikle birlikte eksik is­tihdam nedeniyle atıl durumda bulunan işgücü oranı % 19.9'dur. Büt­çeden eğitim, sağlık gibi sosyal nitelikli kamu harcamalarına ayrılan paylar düşüktür. Teknolojik gelişmenin sağlanamaması, bölgeler ara­sındaki farklılık, iç göç, çarpık kentleşme diğer olumsuz göstergeler olarak sıralanabilmektedir.

Türkiye genelinde 6-14 yaş grubunda ekonomik işlerde istihdam edilen çocukların % 68'i hane halkının ihtiyaçlarına katkıda bulunmak için, % 21'i ailesi istediği için, % 6'sı iş öğrenmek, meslek sahibi olmak için, % 4'ü kendi ihtiyaçlarını karşılamak için, % 1'i ise diğer ne­denlerle çalışmaktadır. Kentsel alanda çocukların % 56'sı hane halkı ihtiyaçlarına katkıda bulunmak, % 18'i iş öğrenmek, meslek sahibi olmak için çalışmaktadırlar.

6-14 yaş grubundaki çocukların % 27'si okula ilgi duymaması, öğretmenleriyle iyi geçinememesi, % 15'i okul masraflarının çok yük­sek olması, % 14'ü ailesinin ekonomik faaliyetine yardımcı olmak ve ücretli çalışmak zorunda olması, % 11'i ailesinin izin vermemesi, % 9'u ev işlerinde ailesine yardımcı olmak ve küçük kardeşlerine bak mak zorunda olması, % 4'ü uygun okulun olmaması nedeniyle ve % 20'si ise diğer nedenlerle okula gitmemekte veya okulu yarıda bı­rakmaktadırlar.

DİE'nin Ekim 1994 hane halkı İşgücü Anketine göre Türkiye'de ekonomik faaliyette bulunan 6-14 yaş grubundaki çocuklar, 59 milyon 828 bin kişi olan sivil nüfusun yaklaşık % 20'sini; 6-19 yaş grubundaki çocuk ve gençler ise, sivil nüfusun % 32'sini oluşturmaktadır. 6-14 yaş grubu çocuk nüfusu 11 Milyon 889 bin olup, bunun 1 Milyon 73 bini; 15-19 yaş grubu genç nüfus 7 Milyon 62 bin olup, bunun 3 Milyon 45 bini; 6-19 yaş grubu çocuk ve genç nüfus 18 milyon 951 bin olup, bunun 4 Milyon 118 bini çalışmaktadır. 6-14 yaş grubu çatışan ço­cukların iş gücüne oranı, yaklaşık % 5,15-19 yaş grubu çalışan genç­lerin iş gücüne oranı yaklaşık % 14, 6-19 yaş grubu çalışan çocuk ve gençlerin işgücüne oranı yaklaşık % 18'dir. Başka bir anlatımla, Tür­kiye'de çalışan her 100 kişiden 5'i 6-14 yaş grubu çalışan çocuklar; her 100 kişiden 14'ü 15-19 yaş grubu çalışan gençler; her 100 kişiden 18'i 6-19 yaş grubu çalışan çocuk ve gençlerdir.

Türkiye'de 11 Milyon 889 bin olan 6-14 yaş grubu çocuk nü­fusun yaklaşık 3 milyon 848 bini işyerlerinde ve ev işlerinde çalışan çocuklardır. Buna göre, 6-14 yaş grubu çocuk nüfusunun % 31'si iş­yerlerinde ve ev işlerinde çalışan çocuklardır. Erkeklere oranla ka­dınların çalışma orant daha yüksektir: erkeklerin çalışma oranı % 25'lerde iken, bu oran kadınlarda % 401ara çıkmaktadır. Kente oranla (% 28) kırsal alanda çalışan çocukların oranı daha yüksektir (% 37). Aynı şekilde, toplam çalışan çocuklar içinde ev işlerinde çalışan ço­cukların oranı yüksektir (% 74). Bu tür çalışma kentte ve kırsal alanda yaygındır.

Çalışan çocuklar yaş gruplarına göre incelendiğinde, 12-13 ve 14 yaş grubu işyerlerinde ve ev işlerinde çalışan çocukların oranının daha yüksek olduğu görülmektedir, işyerlerinde çalışan çocuklar in­celendiğinde, yaş büyüdükçe çalışan çocuk sayısında artış gö­rülmektedir. Bu durum, çocukların ilkokulu bitirdikten sonra işyerlerinde ya da ev işlerinde çalışmaya başladıklarını göstermektedir.

Türkiye genelinde 6-14 yaş grubunda ekonomik işlerde çalışan 1 Milyon 8 bin çocuğun sektörlere göre dağılımı şöyledir: Çalışan ço­cukların % 77'si Tarım, % 11'i Sanayi, % 7'si Hizmetler ve % 5'i Ti­caret sektöründe çalışmaktadır. Çocuk istihdamın yapısında kentsel ve kırsal alanlarda farklılık görülmektedir. Kentsel alanlarda istihdam edilen çocukların ekonomik faaliyetleri incelendiğinde, % 40'ının sa­nayi, % 26'sının hizmetler, % 22'sinin ticaret ve % 12'sinin tarım sek töründe çalıştıkları görülmektedir. Kırsal alanlarda istihdam edilen çocuklann %92'sinin tarım, % 4'ünün sanayi, % 3'ünün hizmetler ve %1    'inin ticaret sektöründe çalıştıkları dikkati çekmektedir.

Türkiye genelinde ekonomik faaliyette bulunan çocukların % 95'i, 1-9 işçi çalıştıran işyerlerinde çalışmaktadır.. 5-9 işçi çalıştıran iş­yerlerinde çalışan çocukların oranı % 5.1'dir. Tarım ve sanayi sek­töründe de durum benzerlik göstermektedir. Tarım sektöründe 5-9 işçi çalıştıran işyerlerinde çalışan çocukların oranı % 59', sanayi sek­töründe ise % 32'dir. Ticaret sektöründe çalışan çocukların daha çok işçi çalıştıran işyerlerinde (% 40), hizmetler sektöründe çalışan ço­cukların ise, daha çok 3 işçi çalıştıran işyerlerinde çalıştıkları gö­rülmektedir (% 42). Bu bulgular, çalışan çocukların büyük bir bö­lümünün küçük ve orta boy işletmelerde, özellikle de 10 işçiden daha az işçi çalıştıran küçük işletmelerde çalıştıklarını ortaya koymaktadır.

 

Türkiye genelinde 6-14 yaş grubu çalışanların çılıştıkları işyerlerinin %83 ‘ü herhangi bir yere kayıtlı değildir. Mesleki bir derneğe kayıtlı olan işyerlerinin oranı %10 , Ticraet Odasına kayıtlı olanların oranı %5’tir. Durumu bilinmeyen işyerlerinin oranı ise %2’dir. Tarım sektöründeki işyerlerinin neredeyse tamamının herhangi bir yere kaydı bulunmamaktadır. Sanayi sektöründe Ticaret Odasına kayıtlı olan işyerlerinn oranı %32 iken, ticaret sektöründe bu oran %28 ‘e düşmektedir.

Ekonomik işlerde ücretli ve yevmiyeli olara çalışan çocukların % 78'i haftada 40 saatin üzerinde çalışmaktadır. Ücretsiz aile işçilerin büyük bir bölümü ise (% 79), 40 saatin altında çalışmaktadır.

 

ÖZELLEŞTİRME

 

        KAMU HİZMETİNDE ÖZELLEŞTİRME

 

I. ÖZELLEŞTİRME

 

1980’li yıllardan itibaren fikir olarak gelişmiş ülkelerden çıkıp, ağırlıklı olarak azgelişmiş ya da gelişmekte olan ülkelerde, (uygulanan" değil) "Uygulatılan" özelleştirme, son on yılın temel tar­tışma konularından birisidir, son birkaç yıldır belirli çevrelerce Tür­kiye'nin "mucizevi" kurtuluş reçetesi olarak sunulmaktadır ve 1997, Türkiye'de "özelleştirme yılı" ilan edilmiştir.

ÖzeNeştirme, ilgili tüm kaynaklarda "büyümeyi hızlandırmanın, kamudaki yapısal dengesizlikleri düzeltmenin, kamu finansman açık­larını azaltmanın ve enflasyonu düşürmenin bir aracfdır.

Bir "araç" olarak bu biçimde tanımlanan özelleştirmenin "amaç"ı ise, aynı kaynaklarda şöyle gösterilmektedir:

"Devletin ekonomik faaliyetlerini azaltmak veya tamamen kal­dırmak amacıyla, dar anlamda kamu iktisadi teşebbüslerini, geniş an­lamda devletin sahip olduğu her türlü mal varlığını özel mülkiyete dev­retmek".

Kamuoyunca "makul" bulunabilecek gerekçelere dayandırılan özelleştirme ile aslında, kamuoyundan gizlenen bir amaç he­deflenmiştir. Büyümeyi hızlandırmak, yapısal dengesizlikleri dü­zeltmek, kamu açıklarını kapatmak, enflasyonu düşürmek gibi ge­rekçelerle hepimizin özelleştirmeyi desteklemesi sağlanmakta; ama asıl amaç olan "devletin sahip olduğu her türlü mal varlığını özel mül­kiyete devretmek" işe, hiç de öne çıkarmamaktadır.

Oysa, özelleştirmenin amacı, "devleti ortadan kaldırmak" tır.

 

II.  KAMU YÖNETİMİ-ÖZEL YÖNETİM FARKI

 

Kaynaklarda kamu yönetimi ile özel yönetimin temel ve tar­tışılması gerekmeyen farkları, aynı zamanda bir karşılaştırmayı da içerir ve genel Olarak aradaki farklar kamu yönetiminin sakıncaları ve özel yönetimin avantajları ofarak sunulur:

Örneğin, kamu yönetimi kırtasiyecidir, siyasal etkilere açıktır, ağırdır vs...

Buna karşılık özel yönetim ise karar alma süreçlerinde hızlıdır; siyasal baskılardan uzaktır, verimlidir, etkindir vs....

Aslında, kamu yönetimi-özel yönetim karşılaştırması, sonucu önceden belli bir karşılaştırmadır ve bu nedenle yapılması bile ge reksizdir. Etkilenmeler, benzerlikler ve hatta yakınlaşmalar olacaktır; ama, varlık nedenleri farklıdır, işlevleri farklıdır ve amaçları farklıdır.

Kamu yönetirni-özel yönetim karşılaştırmasında^ asıl sorun, "amaç" ve "yetki" arasındaki farktan kaynaklanmaktadır.

Kamu yönetiminin amacı "kamu yararı", özel yönetimin ise "kar" dır...

Amaçlar arasında bu denli büyük fark olunca, "yetkiler" arasında da, bu denli fark olması "doğardır. "Yetki" ler açısından üzerinde uzun uzadıya durmaya gerek yok. Kamu yönetimi özel yönetimden "üstün"dür. Çünkü, "kamu"ya bütün işlem ve eylemleri için gözetmesi zorunlu bir amaç {kamu yararı) ve bu amacı gerçekleştirecek araçlar (kamu gücü) verilmiştir. Zaten asıl şikayet konusu da; kamu yararı amacı nedeniyle, kamu yönetimine tanınan ayrıcalıklar, kısaca "kamu gücü" ve bunu kullanma yetkisidir

 

III. ÖZELLEŞTİRME İLE KAMU YÖNETİMİ NEREYE GÖTÜRÜLMEK İSTENİYOR?

Özelleştirme ile amaçlananlardan biri, kamu yönetimi ile Özel yönetim arasındaki bu "eşitsizlikçi" yapının kaldırılması; "kamu'nun yetkilerinin azaltılması ve bir bölümünün özel yönetime aktarılması, hatta mümkünse, tersine "eşitsizlikçi" bir yapı yaratılmasıdır. Yani, özel yönetimin, kamu yönetiminden üstün hale getirilmesidir.

"Serbest rekabet" denen, tüm topluma hedef olarak gösterilen, ama ne olduğu ve nasıl olacağı anlaşılamayan "yarışmacı" ortamın, özelleştirmenin herkesçe dile getirilen temel hedeflerinden birisi ol­duğu hatırlanırsa, bağlantıyı kurmak daha da kolaylaşır.

Yaygın suçlamaya göre, kamu, kendisine tanınan yetkiler ne­deniyle "yarışmacı" ortamı engellemekte ve özel kesim aleyhine "hak­sız rekabet" yaratmaktadır. Yeni Sağ'a göre, İşte bunun için, özel-leştirme yoluyla kamunun yetkileri sınırlandırılmalı, kamu yönetiminin ekonomik araçları elinden alınmalı ve "rekabet" ortamı yaratılmalıdır.

Peki, kamu, rekabeti hangi alanlarda ve ne ölçüde en­gellenmektedir ya da gerçekten engellemekte midir; bu noktalara gi­rilmez. Oysa, "kamu" yıllarca zaten, "özel"e çalışmıştır, bu söylenmez.

 

IV. MERKEZİ YÖNETİM NASIL ZAAFA UĞRATILDI?

Kamu yönetimini güçsüzleştirmek için birden çok şey yapılmıştır ve yapılmaktadır.

Yapılanların ilki, kamu yönetiminin "geleneksel" yapısının de­ğiştirilmesidir. Özal Türkiyesi, bunu, kanun hükmünde kararnameler, bütçe dışı fonlar ve "ithal prensler" ile yaşadı. Çiller de aynı şeyi yap­mak istedi, bir ölçüde başarılı oldu; ama bürokrasi ve başta Anayasa Mahkemesi ve idari yargı olmak üzere, "hukuksal kurumlar", Çiller'e, Özal'dan daha çok direndiler... anayasa'ya aykırı yetki yasaları ve bunlara dayanılarak çıkarılan KHK'ler, Anayasa Mahkemesi'nden; kamu yönetiminin "kariyer ve liyakat" ilkelerini ayaklar altına alan ka­rarnameler de, Danıştay'dan döndü.

Yapılmaya çalışılanların ikincisi, "alternatif bürokrasi" ya­ratılmasıdır.... Bu noktada ilginç olan, "geleneksel" yapıyı, bazı mer­kezlerden gelen etkiler doğrultusunda belirli bir amaç için zayıflatmaya çalışanlarla, geleneksel yapının çoğunlukla "haklı" "şikayetçi" lerinin "işbirliği" yapmış olmasıdır. "Sapla samanı birbirine karıştırmanın bu örneği, Türkiye'de birçok alanda görülmüştü ve hala görülmektedir... Türkiye'de hala, mevcut sistemin değiştirilmesi gerektiği noktasında "doğru" bir "tespit" ten hareket edenler, bunu "küreselleşme" ve "özel­leştirme" ile gerçekleştirmek gibi bîr "yanlış tedavi" peşindedirler...

Yapılmaya çalışanların üçüncüsü "merkezi yetkilerin devri" dir... "Demokratikleşme" olarak sunulduğu için, Türkiye"de "sof'un da, "namus belası" na tam olarak "desteklediği" diyemesek bile, en azın­dan "karşı çıkmadığı" bu yöntem, "kamu"nun "pianlayıcı" ve "de­netleyici" yönünün ortadan kaldırılması açısından çok önem ta­şımaktadır... Merkezi yönetimin yetkileri sınırlandırılarak, bu yetkiler "demokratikleşme" adı altında yerel yönetimlere ya da "sivilleşme" adı altında bazı "sivil toplum kuruluşları" na aktarılmıştır.

Sayısı arttırılabilırse de, Türkiye'nin çok yakın bir geçmişte baş­layarak hala yaşadığı bu üç nokta, kamu yönetiminin geleneksel ya­pısının kamu yönetiminin amaçlarına ve gereklerine aykırı biçimde de­ğiştirilmesi, alternatif bürokrasi yaratılması ve merkezi yetkilerin budanarak yerel yönetimlere, merkezi ve yerel yetkilerin de sivil top­lum kuruluşları maskesi altında sermaye örgütlerine devri, "kamu yö­netimi"-ni kendi yöntemleriyle zaafa uğratma biçimleri olarak sa­yılabilir.

 

V. ÖZELLEŞTİRME İLE KAMU YÖNETİMİNİN ÇÖKERTİLMESİ

Kamu yönetiminin varhk nedeni, "kamu hizmeti" dir.

Buradan itibaren, "kamu hizmeti" ni Anayasa'nın 128. mad­desinde olduğu gibi, "devletin ve diğer kamu tüzel kişilerinin yü­rütmekle yükümlü oldukları faaliyetler, işler, görevler" olarak kul-lanırsak, "sermaye" ile "kamu yönetimi" nin çatışma alanına da girmiş olacağız.

"Sermaye" ile "kamu yönetimi" ilişkisi düne kadar yararlanma iken, artık bir "çıkar çatışması" dır ve sözkonusu "çıkar" bugüne kadar "kamu!' tarafından yerine getirilirken, artık sermayenin de talip olduğu "kamu hizmetleri" dir.

Burada, "sermaye" açısından, "garipsenecek" birşey yoktur. Herşey kendi mecraı içinde akıp gitmektedir. Kuşkusuz sermaye, fa­aliyet afanlarını genişletmek, çeşitlendirmek isteyecektir; daha karlı gördüğü alanlara yönelecektir ve bu sırada önüne çıkan engelleri de birer birer bertaraf edecektir.

Bugüne kadar, "teşvik"ler, "vergi iadeleri", çeşitli "indirirrfler, "muafiyetler" ve uzun süre imalatçı KİT'lerin özel kesime desteği ile süregelen "kamu yönetimi-sermaye işbirliği" artık "çatışma"ya dön­müştür. Çünkü, "sermaye", "kamu" dan alabileceklerinin bunlarla sı­nırlı olmadığını farketmiş ve daha çoğunu istemeye başlamıştır. "Kamu"dan esas alınacak ve çok daha fazla gelir getirecek plan "doğ­rudan ve yüksek kazanç getirici kamu hizmetleredir,,.. Yani, talep es­nekliğinin düşük olduğu, elektrik üretimi ve dağlımı, telekomünikasyon ve bütün alt yapı hizmetleridir.

Sermayenin hedefi, "kamu yönetimi", amacı da "kamu hiz­metleri" olduğuna göre, bu amacı gerçekleştirecek "yöntemler" ne­lerdir?

Birincisi, psikolojik olarak, "özel yönetim'in "iyi" olduğuna in­sanlar, "inandırılmair'dır. Artık burada "ikna" yoktur, "kandırma" vardır. Çünkü, kimse "Özel yönetim"in nasıl bir şey olduğunu bilmez. Ortada bol bol "sanı" ve "kanı" vardır; "kanıt" yoktur.

Bunlar, "yöntem" in psikolojik aşamaları... Bu yöntemlerin ba­şarısı oranında kamuoyu, özelleştirmeye hazır hale gelmiştir. He­pimizin bildiği gibi, bu aşamada özelleştirme yanlılarının dıştan da destekli ve tek yönlü propagandası, Türkiye'de oldukça başarılı olmuş ve herkesin üzerinde çok ciddî bir baskı yaratmıştır.

Tabii, keşke herşey bu kadarla kalsa...

 

VI. ÖZELLEŞTİRMENİN İKİ YÖNÜ

Şimdi, çıkar çatışmasını, yaratan konuya, kamu yönetiminin kamu hizmetlerini yerine getirmekten uzaklaştırılması için uygulanan iki yönteme geliyoruz. Bunların ilki, devletin doğrudan ekonomik fa­aliyetlerinden tümüyle çekilmesi; ikincisi, devlet tarafından yapılan her türlü "hizmet'in, özel kesime gördürülmesidir.

 

a)Devletin doğrudan ekonomik faaliyetlerinden çekilmesi

Devletin ekonomik faaliyetlerden tümüyle çekilmesi, bugün her­kesin "özelleştirme" diye bildiği şeydir. Yöntemi, zarar ediyor diye, ve­rimsiz diye, etkin değil diye, velhasıl bir bahane bularak, bahane bu­lunamadığı zaman da, "devletin kurtuluşu" diyerek KİT'lerin satılmasıdır...

Türkiye, bu açıdan iki ayrı süreç geçirmiştir.

İlk süreç, Özai döneminde 233 sayılı KHK'nin çıkarılması ile başlamıştır. Bu dönemin temel özelliği KİT'lerin büyük bölümünün İDT haline getirilerek, "kamu hizmeti" anlayışından "verimlilik ve karlılık" vs. gibi "ticari" bir anlayişa geçilmesidir. Dönemin başbakanının "transformasyon" olarak adlandırdığı bu dönüşüm sürecinde, Tür­kiye'de "doğrudan özelleştirme" nin "altyapı" sı hazırlanmış, 1 kanun hükmünde kararname, 6 yasa çıkarılmıştır. Bu dönemin bir başka özelliği, KİT'lerin "zarar" ortamının hazırlandığı dönem olmasıdır. KİT'lere gerekli sermaye verilmemiş, "görev zararları" bile Ödenmemiş ve KİT'ler kaynak bulmak için bankalara yönelmek zorunda bı­rakılmışlardır. Böylece "inandırma" için, "ikna edici" bir ortam ya­ratılmıştır.

Çiller de bu yoldan gitmek istemiş, 1993 Haziranında DYP Genel Başkanı ve Başbakan olan Çiller'in, Demirel'den miras kalan yetki yasası (3911 sayılı Yasa) ile özellikle Tnin özelleştirilmesine yö­nelik çabaları (509) sayılı KHK) Anayasa Mahkemesi'nden dönmüştür. Bu aynı zamanda, özelleştirmeye karşı hukuksal mücadelenin de baş­langıcıdır.

İkinci dönem 27 Kasım 1994'te 4046 sayılı Özelleştirme Ya-sası'nın yürürlüğe girişi ile başlamıştır. Uzun pazarlıklar, mutabakatlar, ittifaklar sayesinde son "sosyalist devleti"i yıkan 4046 sayılı yasadan bu yana özelleştirme uygulamalarında bir artış vardır, ancak özel­leştirmede asıl amaçlanan alanlar düşünüldüğünde, yapılanların yal­nızca başlangıç olduğunu söylemek yanlış olmaz.

Çünkü özelleştirme sonucu ele geçirilmesi hedeflenen üç temel alan telekomünikasyon, elektrik ve petroldür ve bu alanlarda Türkiye henüz özelleştirmeye hazırlık aşamasındadır. Bu üç alanın özelleştirilmesinin bir ülkede yaşayanlar açısından sonucu ise şudur: Karanlıkta kalırsınız, bir yerden bir yere gidemezsiniz ve içinde bulunduğunuz durumu kimseye haber veremezsiniz.

 

c) Kamu Hizmetlerinin özel kesime gördürülmesi:

Kamu yönetimince yapılan hizmetlerin özel kesime gördürülmesine gelince, asıl amaç bu alandır: Ancak ne yazık ki henüz özelleştirmeye karşı çıkanlarca bile özelleştirme olarak değerlendirilmemektedir. Oysa bu alan satılabilecek KİT ‘ler ile karşılaştırıldığında çok daha büyük bir kaynağa yönelmiştir. Çünkü belediyelerin alt yapı yatırımlarından , merkezi yönetimin alt yapı yatırımlarına barajlardan limanlara, yollara kadar neredeyse her türlü inşaatı ve bunlara ek olarak bugüne kadar hukukumuzda kamu hizmeti olarak bilinen tüm hizmetleri kapsamaktadır. Özelleştirmenin yöntemleri de küçük ölçekte taşeronlaştırma büyük ölç ekte  de yap – işlet – devret ve işletme hakkı devri ‘dir.

 

VII. CUMHURİYET HUKUKU ANTİEMPERYALİST BİR HUKUKTUR.

            Ancak amacı ve yöntemi bu olan sermayenin yıllardır uğraşıp bunca gücüne karşın hala çzemediği bazı sorunlar vardır.

Bir kere ve en başta genel olarak cumruhiyet hukuku ne kadar budansa kırpılsa bozulsa da antiemperyalist bir hukuktur.

Çünkü Türkiye Cumhuriyeti, kapitülasyonlar ve imtiyazlar yüzünden maliyesi yabancıların denetimine girmiş bir devletin enkazı üzerine kurulmuştur. Osmanlı ‘dan alınan derslerle kurulmuştur.Bunun için imtiyaz konusunda çok hassastır. Bunun için ilk bağımsızlık savaşını vermiş ve bu savaşta ekonomik bağımsızlığını herşeyin önünde tutmuştur. Onun için, imtiyaz sözleşmelerini onun bunun eline değil TBMM denetimine vermiştir.

1961 Anayasası ile bu yetki Danıştay ‘a verilmiş ve 1982 Anayasası da bu modeli devam ettirmiştir.

Cumhuriyet hukukuna göre bir kamu hizmeti ancak imtiyaz sözleşmesi ile özel kesime devredilebilir. Danıştay bu sözleşmede kamu yararının yeterince korunup korunmadığının ve diğer koşulları denetler.

İmtiyaz sözleşmesi ile doğrudan bir kamu hizmetinin gör­dürülmesi de devredilebilir, özel kesim tarafından yapılan kamu hiz­meti görecek bir tesisin, örneğin bir barajın, bir limanın, bir santralin yapım masraflarının özel kesim tarafından karşılanması kaydıyla bu maliyetin çıkarılıp bir miktar da kar elde edilebilmesi için, belirli bir süre işletilmesi de...

Türkiye hakkında bir ilkokul öğrencisi düzeyinde bilgi sahibi ol­mayıp, öğrendikleri herşeyi ABD'de ve "Batı" da gördükleri için yalnız orada var sananlar, buna Bİ-O-TÎ, (yani build-operate and transfer) Türkçe uydurmasıyla da "yap-işlet-devret" diyorlar ki, bu Osmanlı'nın bildiği "imtiyaz sözleşmesi" ne yeni ad uydurulmasından başka bir şey değildir.

Peki, neden, "imtiyaz sözleşmesi" yapılıp Danıştay in­celemesinden geçirilmesiyle sorun çözümlenememektedir? Çünkü, Danıştay, bu sözleşmeleri yapanların istediği, "uluslararası tahkim" i ve kamu yönetimi ile özel yönetimin "eşit" tutulmasını kabul etmeyip, "Türkiye'de Türkiye Cumhuriyeti hukuku uygulanır" demekte ve "kamu" yu "özel" yönetim ile "eşit saymamakta" ısrar etmektedir.

"Uluslararası tahkim" nedir? Uluslararası tahkim, an­laşmazlıkların, hukuksal terimi ile "ihtilafların, uluslararası hakem veya organlarda ya da yabancı mahkemelerde çözümlenmesidir.

"Uluslararası" organlarda, doğal olarak, "uluslararası hukuk ku­ralları" geçerli olacaktır ve bu kuralların "ulusal" çıkarları kollamayacağı açıktır. Tüm kamu hukuku sistemlerinde olduğu gibi, Cumhuriyet hukuku da, kamuya, özel yönetim karşısında, ayrıcalıklı ve üstün bir yer vermiştir. Bu ayrıcalğıın kamu yönetimine verilmesinden daha doğa! bir şey olamaz; çünkü, kamu yönetiminin ken­disine tanınan yetkileri kullanması, "kamu yararı" ile sınırlandırılmıştır ya da başka bir anlatımla, kamu yönetimi bu yetkiyi ancak "kamu ya­ran" amacıyla kullanabilir. Yetkiyi kamu yararı dışında kullandığı zaman, kamu yönetiminin "ayrıcalık ve üstünlüğü" biter ve vatandaş ile kamu yönetimi yargı önünde eşit hale gelir. Özel yönetimde ve hu­kukta ise, "üçüncü kişi" olan vatandaşın böyle bir hakkı yoktur.

Bu nedenle "imtiyaz sözleşmelerinde, kamuya tek taraflı hak ve yetkiler tanınır. Kamu ve özel iki "eşit" taraf olarak kabul edilmez. Uluslararası kuralları ise, her iki tarafı da "eşit" saymaktadır.

Danıştay, özel yönetimi kamu yönetimi karşısında üstün hale getirecek uygulamalara izin vermediği için, 1993 sonundan beri, bu sözleşmeleri "imtiyaz" kapsamından çıkarmak ve kamu hizmeti ta­nımını daraltmak için, elektrik özelleştirmelerini imtiyaz kapsamından çıkaran 3974 sayılı yasa, yap-işlet-devret projelerini imtiyaz kap­samından çıkartan 3996 sayılı Yasa ve bu maddenin bazı mad­delerinin iptal edilmesi üzerine 4160 sayılı Yasa çıkarılmış; ancak, doğal olarak üç yasanın da ilgili maddeleri Anayasa Mahkemesi ta­rafından iptal edilmiştir.

 

Anayasa Mahkemesi'nin dediği şudur:

"Kamu hizmetinin, uzun süreli bir 'idari sözleşme' uyarınca, ser­mayesi, karı, hasar ve zararı kendilerine ait olmak üzere özel hukuk kişilerince yerine getirilmesine İMTİYAZ denir."

"(İmtiyaz sözleşmesini düzenleyen) bu tür yasalarda, yönetimi üstün kılan hükümler bulunması kaçınılmazdır."

"Yap-işlet-devret modelinin uygulanması İçin yapılan söz­leşmelerin Danıştay'ın öndenetiminden geçirilmemesini sağlamak amacıyla (imtiyaz sayılmayacak biçimde) düzenlendiği an­laşılmaktadır. Oysa, Türkiye Cumhuriyeti kurulurken imtiyaz söz­leşmeleri konusunda çok duyarlı davranılmış; 1924 (mad 51), 1961 (mad 140) ve 1982 (mad 155) Anayasaları ile bu yetki Danıştay'a ve­rilmiştir. Aslında, bu sözleşmelerle kamu hizmetinin görülmesi uzun süre özel kesime bırakıldığı ve bu nedenle sonradan giderilmesi güç sonuçlar doğurabilecek nitelikte oldukları İçin, Danıştay öndenetimine bağlı tutulmalarında kamu yararı vardır."

Anayasa Mahkemesi'nin söyledikleri bu kadar değildir. Dönemin başbakanı, iptal davası sırasında her konudaki "engin" bilgisi tahtında, anayasa Mahkemesi'ne bir yazı göndermiş ve "idare hukuku" ala­nındaki şu "yüksek" görüşlerini aktarmıştır:

"imtiyaz sözleşmelerinin ne olduğunun tayininin Anayasa'ya ba­kılarak değil, bunu düzenleyen yasa hükümlerine bakılarak yapılması gerekir. İmtiyaz sözleşmesi Anayasa'da tanımlanmadığı için, hangi sözleşmelerin imtiyaz sözleşmesi kapsamına gireceğine ya da bu kapsamdan sayılmayacağına yasa koyucu karar verir; onun seçimi yargı denetimine bağlı tutulamaz."

Peki, yasama organı imtiyaz sözleşmesinin niteliğini be­lirleyebilir mi ya da ne kadar belirleyebilir? Anayasa Mahkemesi'nin, bu konudaki görüşü de şöyledir:

"Anayasa yargısı alanında bir hizmetin "kamu hizmeti", bir söz­leşmenin de "imtiyaz sözleşmesi" olup olmadığı yasaya değil, ni­teliğine bakılarak saptanabilir. Eğer bir kamu hizmeti uzun süreli olarak özel girişime gördürülecekse, düzenlenen sözleşme imtiyaz sözleşmesi niteliğindedir. Yasal düzenlemeler bu niteliği değiştirici etki yapamaz. Tersi durum, anayasa'nın yargıya ve öndenetime ilişkin kurallarıyla bağdaşmaz.

Öte yandan, hukuk devleti ilkesi, yürütmenin ve yasamanın tüm işlemlerinin yargısal denetime bağlı tutulmasını gerektirir ki, idari yargı ve Anayasa yargısı bunun için öngörülmüştür. Kuşkusuz, düzenleme yetkisi yasama organınındaır.Ancak, bu yetkinin kullanılması Ana­yasal ile ve kurallarla sınırlıdır."

Yukarıdaki Anayasa Mahkemesi kararı ile 3996 sayılı Yasa'nın, imtiyaz sözleşmelerini, Danıştay denetiminden kaçırmak ve özel hukuk kurallarına tabi kılmak istiyen maddeleri iptal,edilince, hukuk açısından yüz kızartıcı başka bir yola başvurulmuş, 4 Eylül 1996'da, Anayasa Mahkemesinin iptal kararından önce çıkarılmış bir Bakanlar Kurulu kararına yollama yapan, yeni bir yasa çıkarılmıştır.

 

4160 sayılı bu yasanın öyküsü kısaca şudur:

3996 sayılı Yasa'nın uygulama esaslarını düzenleyen 94/5907 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı, Anayasa Mahkemesi'nin iptal ka­rarından önce çıkarıldığı için, bu kararnameye göre yapılan söz­leşmeleri de, imtiyaz kapsamı dışında tutmuştu. Anayasa Mah­kemesi'nin iptal kararından sonra, Bakanlar Kurulu kararı değiştirilmemiş ve eskisi gibi kalmıştı.

 

Çıkarılan kanun şu hükmü getiriyordu:

"Bu Kanunun 4 üncü maddesine istinaden yürürlüğe konulan Bakanlar Kurulu kararında belirlenen esas ve usuller uyarınca aktedilen sözleşm eler"...

Bakanlar Kurulu kararında ise sözleşmelerin usul ve esasları şöyle belirlenmişti:

"Uygulama sözleşmesi: Yatırım ve hizmetlerin ger­çekleştirilmesiyle ilgili olarak, idare ile görevli şirket arasında özel hukuk hükümlerine göre akdedilen ve imtiyaz teşkil etmeyecek ni­telikteki sözleşme""diğer sözleşmeler" ise; Uygulama sözleşmesine bağlı olarak imzalanan ve uygulama sözleşmesi hükümlerine aykırı hükümler ih­tiva etmeyen sözleşmeleri" ifade eder.

Bu projelerin, "imtiyaz sözleşmesi" kapsamından çıkarılması bazı çevreler için öylesine "hayati" dir ki, resmen Anayasa Mahkemesi kararına karşı hile yapılmış ve bu açıktan değil, sözcüklerin arkasına gizlenerek, konuyla yakından ilgilenenlerin bile zor anlayabileceği bi­çimde gerçekleştirilmiştir. Ama, bu yasa da, Anayasa Mahkemesİ'nin önüne götürülmüş, akıbeti öncekilerden farklı olmamış ve Anayasa Mahkemesİ'nin 26.03.1997 günlü YD kararıyla "Bu Kanunun 4 üncü maddesine istinaden yürürlüğe konulan Bakanlar Kurulu Kararında belirlenen esas ve usuller uyarınca aktedilen sözleşmeler" bölümünün yürürlüğü durdurulmuştur.   (4 Nisan 1997 tarihli Resmi Gazete).

Ancak, "sermaye", kamu hizmetlerine imtiyaz olmadan girmekte o kadar ısrarlıdır ki, başka bir yolu daha denemekte beis görmemiştir. Bu yol, "ikili yatırım anlaşmalarıdır. Türkiye, bu tür anlaşmaları, daha çok Sovyetler Birliği'nin dağılmasından sonra oluşan yeni devletlerle, biraz da " halisane" duygularla imzalamaktadır. Ancak, bunların ya­nında İngiltere ile yapılan bir ikili yatırım anlaşması da vardır ve daha sonra imzalanacak olanlara "emsal" teşkil edebilir.

Ama, Türkiye bu noktada da çaresiz değildir. Çünkü, usulüne göre yürürlüğe konulmuş uluslararası anlaşmaların Anayasa'ya ay­kırılığı iddia edîlemese bile, bu anlaşmaları yürürlüğe koyan yasaların, anayasal tabiriyle "uygun bulma yasalarının" Anayasa'ya aykırılığı iddia edilebilir.

Tüm bu örnekler, "özel yönetinY'in, "kamu yönetimi" ni alt etmek için nasıl çabaladığını ama cumhuriyet hukukunu aşamadığını gös­termektedir. Üstelik tüm bunlar, kamuoyunun gözünden uzak, kendi içinde olmaktadır.

"İşletme hakkı devirleri açısından da durum aynıdır. Elektrik üretiminde olsun, katma değerli telekomünikasyon hizmetlerinde olsun, suda olsun, limanlarda olsun, barajlarda olsun, elektrik da­ğıtımında olsun, "sermaye"nin istediği tüm bu alanlar, birer kamu hiz­metidir ve ancak imtiyaz sözleşmesi ile devredilebilir.

Kamu yönetimi ile özel yönetim arasındaki çalışma alanı budur. Özel yönetim, kamu yönetimi ile eşit olmak istemektedir.... Oysa, do­ğası gereği, kamu hukuku ve kamu yönetimi eşitsizlikçîdir ve öyle kal­malıdır, işte, kamu yönetiminin özel yönetime ve amacı daha önce bir­kaç kez vurgulanan özelleştirmeye direndiği nokta, şimdilik burasıdır.

Sonuç olarak, Türkiye'de 1983*ten beri iktidarların yoğun ça­basına, çfkanlan yasalara ve daha alt metinlere karşın, kamu yö­netimince yerine getirilen hizmetlerin birçoğu özel yönetime ge-çirilememişse, bu, bir devletin nasıl sömürgeleştirildiğini adım adım yaşayan bir kuşağın kurduğu devlet ve onun antiemperyalist cum­huriyet hukuku sayesindedir.

 

VIII. KAMU YÖNETİMİ NEREYE GÖTÜRÜLMEK İSTENİYOR?

"Kamu hukuku Avrupa'dan, kamu yönetimi bilimi ise, Amerika Birleşik Devletlerimden çıktı" demek pek hatalı olmayacaktır.

Kamu yönetiminin bir bilim olarak çıktığı yer, İkinci Dünya Sa­vaşımdan sonra doğrudan ABD ordusudur. Ordunun bir tek amacı var­dır; savaşı kazanmak... Bunun için uygulanması gereken tüm yön­temleri test ederek, kuralları saptamış ve sonra bunu bir "bilim" haline getirmiştir. Hatta bu nedenle kamu yönetimi kavramlarının birçoğu da askeridir. Kamu yönetimi bilimi, bundan sonra ABD tarafından dün­yaya ve özellikle "gelişmek" gibi bir amacı olan, bu savaşı mutlaka ka­zanması gereken azgelişmiş ülkelere ihraç edilmiştir.

Şimdi geçmişe kısa bir göz atış, örneğin yalnızca şu anda içinde bulunduğumuz TODAİE'nin kuruluşunu anımsamak bile, bizi, yine ABD'ye ve bir dönem ABD ve onun gaynresmi organları olan ulus­lararası kuruluşlara götürecektir.

Bundan 40 yıl önce ABD ile BM dahil kimi uluslararası örgütler, azgelişmiş ülkelere ille kamu yönetimini "bilim" olarak sokarken, bunun için enstitüler kurarken, bunun için krediler açarken, üni­versitelerine "kamu yönetimi" dersleri koydururken, simde ne olmuştur da, kamu yönetimi aynı devlet ve Örgütler tarafından yok edilmeye ça­lışılmaktadır?

Kırk yıl önce Türkiye'de kamu yönetimini bir bilim haline ge­tirmek ve bu yönde çalışmalar yapmak için TODAİE'nin kurdurulması, kamu yönetiminin geliştirilmesi için Siyasal Bilgiler Fakültesi'ne dersler koydurulması, bunun için yurtdışından hocalar getirtilmesi mi yanlıştır; yoksa şimdi kamu yönetimini mümkün olan en alt düzeye indirilmesi mi yanlıştır?

Ortaya çıkan tablo şudur: Artık, dünyanın bir yakasında az­gelişmiş ülkelerin devlet ve kamu yönetimi eliyle kalkındırılması yak­laşımından vazgeçilmiştir. Çünkü, kamu yönetimi, özel yönetim kar­şısında direnmektedir ve özellikle azgelişmiş ülkelerde büyük bir ekonomik güce ulaşmış olan devlet, sermayenin göz diktiği "pay"ı al­masına engel olmaktadır.

Bu yüzden, kamu yönetimi, "yönetimbilimsel" açıdan za­yıflatılarak; iktisadi olarak da, mümkün olan en büyük oranda, hatta, tümüyle ekonomiden çıkarılarak sermayeye yer açılmaya ça­lışılmaktadır.

 

IX. AZGELİŞMİŞ ÜLKELER VE KAMU YÖNETİMİ

Sermayenin, özelleştirme ile kamu yönetiminin aleyhine, özel yönetimin lehine gelişmeler sağlamak amacında olduğu açıktır. Bu, aynı zamanda uluslararası sermayenin, ulusal devleti; büyük dev­letlerin, küçük devletleri güçsüzleştirme çabasıdır.

Emeğin uluslararası olması beklenirken, sermaye uluslararası olmuştur ve ulusal devletler, "piyasa" da "haksız rekabet" yarattıkları yetmiyormuş gibi, bir de sermayenin "serbestçe" dolaşımına engel çı­karmaya başlamışlardır.

İşte, özellikte azgelişmiş ülkeler açısından, ulusal devleti temsil eden kamu yönetiminin varlığını yaşamsal kılan nokta budur: Çünkü, bu ülkelerin, "gelişme", "kalkınma", "büyüme" gibi hedefleri vardır ve bu hedeflere ancak bir "plan" dahilinde ulaşılabilir.

İkincisi, az gelişmiş ülkelerin, "toplumsal" sorunları vardır ve bunlar da ancak "sosyal devlet" anlayışıyla azaltılabilir. Bu nedenlerle T.C. Anayasası'nda olduğu gibi, devlete "tüketiciyi koruma ve ay­dınlatma", "tekelleşme ve kartelleşmeyi önleme", "ailenin huzur ve re­fahını koruma" gibi görevler verilmiştir. "Sosyal devlefin ger­çekleştirilebilmesinin yolu, "planlama"ya ek olarak, devletin "denetleyici" olarak da piyasalarda yer almasıdır. Bu da, ancak kamu yönetimi eliyle sağlanabilir.

Bu konuda bazılarına "eften püften" gelse de "etten ve sütten örnek verilebilir.

EBK ve SEK özelleştirilmeden önce, devletin bu piyasalardaki payı yalnızca yüzde on-onbeş civarındayken, bu denli küçük bir pay ile bile devlet, açıkladığı "taban fiyat" la besicinin ürününün belirli bir fi­yatın altına düşmesini engelliyor, kendi satış fiyatı ile de tüketicinin eti ve sütü belirli bir fiyatın üstüne çıkmadan almasını sağlıyor; böylece hem üreticiyi, hem de tüketiciyi koruyabiliyordu.

Bu nedenle, hiç kimse, "devlet, et satarmı, süt satarmı, bez sa-tarmı" dememelidir. Devlet, et de satar, süt de satar, bez de satar... Bu Anayasa'nın 2. maddesindeki devletin "sosyal" niteliğinin, 172. maddesindeki "tüketiciyi koruma görevi" nin, 167. maddesindeki "pi­yasalarda fiili veya anlaşma sonucu doğacak tekelleşme ve kar­telleşmeyi önleme" görevinin, Başlangıc'tn 5. paragrafındaki "Türk Milli menfaatlerinin korunması" ilkesinin, 5. maddesindeki "Türk Mil­letinin bağımsızlığını" ve "kişilerin ve toplumun refah huzur ve mut­luluğunu sağlama" görevinin bîr gereğidir. Devlet, öncelikle kamu eliy-

le işlettiği tesislerle bu görevi yerine getirebileceği için, daima eko­nomide olmalıdır ve olacaktır.

 

X. BAĞIMSIZLIK VE KAMU YÖNETİMİNDEKİ YENİ ANLAYIŞ

Çağdaş kamu hukukunda devlet; vatandaşların mutluluğunu gerçekleştirmek olan bir varlıktır. Devlet, vatandaşlarına mutluluk sağ­layacak düzeni kurar, düzenlemeleri yapar, hizmetleri, yani kamu hiz­metlerini verir.

Türkiye Cumhuriyeti'nin Anayasa'nın 5. maddesinde "Devletin temel amaç ve görevleri" arasında, en başta "bağımsızlığı korumak" sayılmıştır. Bağımsızlık bir devletin varlık nedenidir. Siyasal ba­ğımsızlığın kalıcı olmasının önkoşulu da, ekonomik bağımsızlıktır.

Ekonomik bağımsızlığı sağlamak için, devletin ulusal sınırlar içinde ekonomiyi denetleyecek ve ekonomiye yön verecek araçlara sahip olması gerekir. Bunun yolu; kamu işletmeciliği ve planlama yet­kisidir. Denetleme ve planlama ancak kamu yönetimince yapılabilir.

1980'lerden itibaren, her alandaki "yeniden yapılanma" rüz­garları çerçevesinde "kamu yönetimi" ne "yurttaş" yerine "müşteri" kavramının sokulmak istendiğini, üstelik bunun oldukça rağbet gör­düğü bilinmektedir. Yurttaş ile müşteri arasındaki farkı irdelemeye gerek yoktur. Kamu hizmetini "ticarileştiren" anlayış, kuşkusuz yurttaşı da ticarileştirecektir. Ancak, yurttaş, bir devleti oluşturan "eşit hak sa­hibi" bireydir ve o devletin tüm malvarlığının, hiç parası olmasa da, sırf yurttaş olma niteliğiyle ortağıdır... Müşteri ise, "ne kadar parası varsa, o kadar hakkı olan kişi" dir.

Oysa, devlet, görevlerinin çoğunu "karşılıksız" yapar. Bazı gö­revleri, karşılığını almasa da yapar, karşılığı olmasa da yapar. Çünkü, devlet bir "ticari şirket" değildir. "Herşeyin bir bedeli vardır" ve bedelini ödeyen herşeye sahip olabilir" anlayışının varacağı son nokta, ba­ğımsızlığın da bir bedeli olduğu ve bu bedeli ödeyenin bağımsızlığı satın alabileceği noktasıdır.

Devlet, herşeye "kar-zarar" gözlüğü ile bakar hale, "yurttaş" da "parası kadar hakkı olan müşteri" haline getirilirse, "devlefin varlık ne­deni ortadan kalkar; zaten yeni dünya düzeninin amacı da kendisine "ulusal" engeller çıkaran "ulusal devlefi yok etmektir.

Kuşkusuz, "çağdaş" gelişmeler doğrultusunda, bireyler, fikirler, toplumlar ve bu arada yönetim biçimleri de yenilenir. Ancak, bu nok tada neyin "yeni", neyin "eski" olduğunun iyi belirlenmesi zorunludur. Bugün "yeni" diye, "çağdaş" diye, "ileri" diye savunulan fikirlerin bir­çoğu, "çok eski" dir.

Bireyleri "yurttaş" değil, "müşteri" yapmak, bu temel değer için­de, her müşteriye "parası kadar hak" tanımak, karşılığını öde­yemeyenleri en temel hizmetlerden yararlandırmamak, hiç de "yeni" fi­kirler ve uygulamalar değildir ve insanlık tarihi bir anlamda bu haklar için verilen mücadelelerin tarihidir.

Yüzyıllarca verilen mücadelelerle, "kullar" "eşit ve özgür yurt­taşlar" haline gelmişler; devlet, bir "baskı aracı" olmaktan, va­tandaşlarının gereksinimlerini karşılamakla görevli bir "yükümlülük aracı" haline dönüştürülmüş; bu amaçla devlete bazı görevler yük­lenmiş ve kamu yönetimi bu görevlerine yerine getirilme aracı olarak tanımlanmıştır. Kamu yönetimindeki "çağdaş"{!) yaklaşımın amacı, kamu yönetimini olabildiğince ortadan kaldırıp gelirlerini özel kesime aktarmak, bu arada tek ölçütü "kar, kar ve daha çok kar" haline ge­tirerek kamuyu özel kesimi daha çok besler duruma dönüştürmektir. Bunun sonucunda, birer "şirkefe dönüşen "devletler", birer "yeni sö­mürge" olacaklardır.

Kuşkusuz, bu noktada tercih, hak ve özgürlüklerin mal varlığı ile orantılı olmadığı, "yurttaş" olmanın yeterli olduğu; temel hizmetlerin "kamu" tarafından karşılandığı ve varlık nedeninin "yurttaş" olduğunu bilerek "yurttaşa hizmet" bilinci içinde "bugün git, yarın gel" de de­meyen bir kamu yönetimi tarafından yönetilen bir demokratik ulusal devletten yana yapılmalıdır.

Türkiye'de kamu yönetiminde genel şikayet konusu olan ve "si­yasi" nedenlerden kaynaklanıyormuş gibi göstermeye çalışılan so­runlar, "siyasilerden kaynaklanmaktadır, ama, aslında çözümü "si­yasi" değil, "idari"dir. Sorun, bu "idari" sorunları çözebilmek için gerekli "irade" yi kullanabilecek, "siyasi" tercihi yapmaktadır.

Bu konuda siyasi tercih de ulusal devletten ve özel yönetim kar­şısında her zaman üstün, yetkili, güçlü; ama, demokratik bir kamu yö­netiminden yana yapılmalıdır.

 

 

 

 

 

 

4046 SAYILI ÖZELLEŞTİRME YASASI KAPSAMINDA YAPILAN ÖZELLEŞTİRMELER

 

DYP-SHP HÜKÜMETİ DÖNEMİNDE YAPILAN ÖZELLEŞTİRMELER

 

 

ÖZELLEŞTİRİLEN KIT

RESMÎ

GAZETE

YAYIM

TARİHİ

ALICI

SATIŞ FİYATI

 

Yem Sanayii ve TİC.A.Ş

 

Tarım ve Kredi

26.5 Milyar

 

29.12.1991

Kooperatifleri Merkez Birliği

 

Karabük Demir Çelik

 

 

 

Fabrikaları

03.01.1994

Kardemir A.Ş.

1TL.

Fruko Tamck Meyve Sulan

 

 

 

Sanayii A.Ş.

20.01.1995

Tamek Holding A.Ş.

70 Milyar TL.

Tamck Gıda Sanayii A.Ş.

 

 

 

Hisseleri

20.01.1995

Tarnek Holding A.Ş.

7.5 Milyar TL.

Melctiı Ticaret A.Ş. Hisseleri

 

 

 

 

20.01.1995

Tamek Holding A.Ş.

500 Milyon TL.

Konya Şeker Fabrikası

 

Konya. Akşehir, Ilgın ve

 

A.Ş. Hisseleri

02.02.1995

Ereğli Pancar Eki tileri Kooperatifleri

400 Milyar TL.

Et ve Balık

 

Et Balık Ortak Girişim

 

Ürünleri A.Ş.

07.02.1995

Grubu

İPTAL

Pedas A.Ş.

10.02.1995

Nadir Impeks Makina

 

 

 

San. veTic, Ltd. Şii.

İPTAL

Niıtısa Hisseleri

28.03.1995

Meyepa Mıutating Gıda

 

 

 

Sanayii ve Paz. A:Ş.

600 bin dolar

Hava; Hisselerinin

 

Yazeks İç ve Dış Ticaret

 

% 69'unun satışı

28.03.1995

A.Ş.

36 Milyon dolar

Metaş Hisselerinin

 

 

 

%42.55 ‘inin satışı

18.04.1995

Rumeli Çelik Sanayii A.Ş.

57.900.000 dolar

Turban Kemer

 

Alaııya Üzkaynıak

 

Marino Oteli

27.05.1995

Turizm A.Ş.

500 Milyar TL.

Petkim AŞ ‘nin bir

 

Türk Parlementerler

 

binasının satışı

OB.07.1995

Birliği

55 Milyar TL.

 

Adana Sül ve Mamulleri İşletmesi

12.07.1995

Seytaş Tekstil ve Tarım Ürtlnieri Pazarlama Tic. A.Ş.

56 Milyar TL.

Adıyaman Süt ve Mamulleri İşletmesi

12.07.1995

Hasan Yalçın

26 Milyar TL.

Adilcevaz Süt ve Mamulleri İşletmesi

12.07.1995

Sulama Kooperatifi

7 Milyar 500 Milyon TL.

Afyon Süt ve Mamulleri İşletmesi

12.07,1995

Afyon Gıda Sanayii AŞ.

40 Milyar TL.

Aksaray Süt ve Mamulleri İşletmesi

12.07.1995

İbralıim Zeybek

39 M Uyar TL.

Amasya Süt ve Mamulleri İşletmesi

1-2.07.1995

Oğraş Toprak Sanayi ve Ticaret Ltd. Şti.

25 Milyar TL.

Bayburt Süt ve Mamulleri İşletmesi

12.07.1995

Vural Işaşır

18 Milyar 600 Milyon

Tl.

Bolu Süt ve Mamuller) İşletmesi

12.07.1995

Abant SUt ve Sut Ürünleri Ortak Girişimi

71 Milyar TL.

Çam Süt ve  Mamulleri İşletmesi

12.07.1995

Tikveşli  Makina Sanayii ve Ticaret A.Ş.

16 Milyar TL.

Çankırı Süt ve Mamulleri İşletmesi

12.07.1995

Aytaç Dış Ticaret ve Yatırım Sanayii A.Ş.

21 Milyar TL.

Çorum Süt ve Mamulleri İşletmesi

12.07.1995

Arif Ilıman  Ortak Girişimi

22 Milyar 500 Milyon TL.

Devrek Süt ve Mamulleri İşletmesi

12.07.1995

Süter Gıda Sanayi ve Tic.A.Ş.

35 Milyar TL.

Diyarbakır Siil ve Mamulleri İşletmesi

12.07.1995

Isra İnşaat Elektrik Sanayii ve Tic.A.Ş,

40 Milyar TL.

Elazığ Süt ve Mamulleri İşletmesi

12.07,1995

Cuma Yiğit

22 Milyar TL.

Erzincan SU t vt Mamulleri İşletmesi

12.07.1995

Asır Tarım inşaat Eğitim Tic. San. A.Ş.

16 Milyar TL.

Erzurum Süt ve Mamulleri İşletmesi

12.07.1995

îlhami Yurttaş

18 Milyar TL.

Eskişehir Sül ve Mamulleri İşletmesi

12.07.1995

Mis SUt Sanayii A.Ş.

40MilyarTL.

Havza Sül ve Mamulleri İşletmesi

12.07.1995

Trakya Birlik

64 Milyar Tl..

 

Muş Süt ve Mamulleri İşletmesi

12.07. L 995

Ramazan Aşık

5 Milyar 500 Milyon TL.

Sinop Sut ve Mamulleri İşletmesi

12.07.1995

Recep Özdemir

17 Milyar TL.

Sivas Süt ve Mamulleri İşletmesi

12.07.1995

FahSSel Sanayi Ürünleri Ltd. Şti.

18 Milyar 100 Milyon TL.

Siverek Süt ve Mamulleri İşletmesi

12.07.1995

Ali Murat Bucak

6 Milyar TL.

Trabzon Süt ve Mamulleri İşletmesi

12.07.1995

Dem-Çay Sanayi ve Tic.A.Ş.

36 Milyar TL.

Yatağan Süt ve Mamulleri İşletmesi

12.07.1995

Bodrum Su Ürünleri Ltd. Şti.

32 Milyar TL.

Yüksekova Süt ve Mamulleri İşletmesi

12.07.1995

Ştlkrti Acar

5 Milyar TL.

Solaklı Süt Toplama Merkezi

12.07.1995

Cuma Şanlıyıırr

4 Milyar TL.

Yenice Süt Toplama Merkezi

12.07.1995

Muza (Ter Toy

2 Milyar 500 Milyon TL.

Silivri Süt Toplama Merkezi

12.07.1995

Hüseyin Yoltay

13 Milyar 800 Milyon TL.

Tunceli Sül Toplama Merkezi

12.07.1995

Cehil Yaştır

15 Milyar TL.

Köşk Arsası

12.07.1995

Kitabiye Zengin

50 Milyar TL.

Şebinkarahisar Arsası

12.07.1995

Unsal Uluçeç/un

2 M il yar 2 Milyon Tl..

Ceyhanpınar Arsası

12.07.1995

Veysi Güllü

4 Milyar TL

Balıkesir Süt ve Mamulleri işletmesi

2U.07.1995

Mar Tüketim Mad. îtlı. ve lhr. A.Ş

144 Milyar TL.

Burdur Süt ve Mamulleri İşletmesi

20.07.1995

Mis Sut Sanayi A.Ş.

121 Milyar TL.

İstanbul Süt ve Mamulleri İşletmesi

20.07.1995

Pey san A.Ş.

1 Trilyon 420 Milyar TL.

İzmir Süt ve Mamulleri İşletmesi

20.07.1995

Mis Süt Sanayi A.Ş.

305 Milyar TL.

 

Lalahan Süt ve Mamulleri İşletmesi

20.07.1995

Mis Süt Sanayii A.Ş.

110 Milyar TL.

SEK İsim Hakkı

20.07.1995

Peysan A.Ş.

380 Milyar TL.

Afyon Et Kombinası

03.08.1995

Özerler Holding

50 Milyar TL.

Ağrı Et Kombinası

03.08.1995

Ağrı Et San. ve Dış Tic.A.Ş.

25 Milyar TL.

Bayburt Et Kombinası

03,08.1995

Ali Haydar Koloğlu

23 Milyar TL.

Bursa Et Kombinası

03.08.1995

Bursa Ortak Girişim Grubu (Bursa Büyükşehir Belediyesi Öncülüğünde)

60 Milyar TL

Elazığ Et Kombinası

03.0S.1995

Yusufoğulları Ltd. Ştt.

40 Milyar TL

Kars Et Kombinası

03.08.1995

Çelikler Tııriznı ve İnşaat San. ve Tic Ltd.

20 Milyar TL,

Kastamonu Et Kombinası

03.08.1995

Kars-Et-San. Ortak Girişim Grubu

30 Milyar TL.

Malatya Et Kombinası

03.08.1995

Cuma Yiğit

31 Milyar TL.

Suluova Et Kombinası

03.0S.1995

S.S.Amasya Pancar Ekicileri Kooperatifi

37 Milyar TL.

Şanlıurfa Et Kombinası

03.08.1995

İmam Demir

28 Milyar TL.

Tatvan Et Kombinası

03.08.1995

Abdullah Kocakaptan

19 Milyar TL.

Sun-Tek Ağır Isı San. AŞ. Hisselerinin. Satışı

03.08.1995

Serini Sunguroğru

1 Milyar 750 Milyon TL.

Deniz Nakliyat'a ait Üç Tankerin Satışı

03.08.1995

Beşiktaş Denizcilik ve Taşımacılık San

12.980.000 Dolar

Van

Et Kombinası

09.09.1995

Ytizbuşıoğlu Turizm ve Tic.A.Ş.

63 Milyar TL.

Ersan A.Ş,

12.08.1995

S.S. Erzincan Pancar Ekicileri Kooperatifi

6 Milyar TL.

Adıyaman Çimento

12.08.1995

Teksko Giyim San. ve Ti e, A.Ş.

52 Milyon 500 Bin Dolar

Köyteks Siirt Hazır Giyim Tesisi

16.08.1.995

Geliş Madencilik A.Ş.

9 Milyar 500 Milyon TL.

Koyleks Yerköy Hazır

Giyim Tesisine Ait Bazı Ars. Satış

16.08,1995

Çelikler A.Ş.

4.928.887.450 TL.

 

 

Köytaş

01.09.1995

A.B.G.Ortak Girişim Grubu

150.000 Dolar

Kümaş

05.09.1995

Zeytinoğlu Holding A.Ş

108.100.000 Dolar

Sivas Demir Çelik

 

 

 

İşletmelerine Ait

06.09.1995

Yavuz Özen

11.200.000.000 TL.

Gayrimenkulun Satışı

 

 

 

Sümerbank

12.09.1995

Ipeks İplik Tekstil San.A.Ş.

103.460.000 Dolar

Sümer Holding A.Ş.'ye ait

 

 

451 Milyar 532

88 Mağazanın Satışı

18.10.1995

 

Milyon TL.

İzmir Konak

 

Ortak Girişim Grubu (İz bel tur

 

Eski Balık

18.10.1995

Turizm İşletmeciliği ve İzmir Btl-

Kira

Hali

 

Büyüksehir Belediyesi)

 

Turban’ın İstinyedeki Bazı

18.10.1995

İstanbul Menkul Kıymetler

550 Milyar TL

parsellerinin devredilmesi

 

Borsası

 

Turban Çeşme Oteli ve

18.10.1995

Gazal a Tekstil Ürünleri

11.250.000 Dolar

Aneksi ile Lojmanları

 

Sanavi ve Tic.A.Ş.

 

Testaş Aydın Tesisleri

21.10.1995

Cheng-Chung LEE

1.150.000 Dolar

Pendik Tersanesi ile Motor Fabrikası-

24.10.1995

Gestaş Geuıi San. ve Tie.

İPTAL

nın İşletme Hakkı

 

A.Ş.

 

Alaybey Tersanesi'nin

24.10.1995

Gestaş Gemi San, ve Tie.

İPTAL

İşletme Hakkı

 

A.Ş.

 

Haliç Tersanesi'nin

24.10.1995

Geslaş Gemi San. veTic.

İPTAL

İşletme Hakkı

 

A.Ş.

 

Camialtı Tershanesi’nin

24.10.1995

Gestaş Gemi San. ve Tie.

İPTAL

işletme Hakkı

 

A.Ş.

 

Köyteks Diyarbakır

01.11.1995

Tursan İnşaat ve Tekstil

41 Milyar 361 Milyon

Hazır Giyim Tesisi

 

İşletmeleri A.Ş.

TL.

Köyteks Yerköy

01.11.1995

Çelikler Gıda San. ve Tic

805.900,000 TL.

Hazır Giyim Tesisi